Gönderen: Meriva Codeluu | 8 Nisan 2009

Ayakkabıcı ve sakat çocuk

http://img452.imageshack.us/img452/4865/engelliwr0.jpg

Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu izlemekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı; ama küçük bir dükkan için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle.
Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkandan dışarı fırlayıp: Tamamını Okuyun…

1967 yılı basımı bir kitap.
Ömer Hayyam rubayilerini bir çok yerde okumuşsunuzdur.
Bu kitapta Yakub KENAN rübayilerin
Farsçasını Latin harfleri ile vermiş.
Ayrıca rübayilerin Türkçe açıklamasını vermiş.
Bu özgün ve güzel eseri sizlerle paylaşıyoruz.
meraklılarının çok beğeneceğinizi umuyoruz.
6 mb
PDF
(resim olarak taranmıştır)

Tamamını Okuyun…

Gönderen: Meriva Codeluu | 16 Mart 2009

Halime Çavuş (Koca Bıyık)

Kastamonu’da doğan, anne-babasının “kızım gitme” şeklinde yalvarışlarını dinlemeden mücadeleye katılan Halime Çavuş, uzun yıllar Halim Çavuş zannedildi. Kurtuluş Savaşı’na giderken erkek kılığına girdi, erkek gibi traş oldu, saçını kazıttı ve kimseye kadın olduğunu söylemeden Türk askerinin arasına karıştı.Mühimmat taşımada birçok görev yaptı. Bir Düşmanın açtığı ateş sonucu bir ayağı sakat kaldı.Bir keresinde İnebolu’dan cepheye cephane taşırken Mustafa Kemal Paşa’ya rastladı. Ancak rastladığı kişinin O olduğunu bilmiyordu Mustafa Kemal Paşa “Sen üşüyor musun böyle?” diye sordu. “Bey, 100 bin kişi kurtulacak. Ben öleceğim de ne olacak?” dedi. Paşa kafa kağıdını istedi. Verdi. “Sen kız mısın?” “Evet.” Tamamını Okuyun…

Gönderen: Meriva Codeluu | 16 Mart 2009

Şehit Şerife Bacı

Kurtuluş Savaşı’nda eli silah tutanların cephede olduğu sıralarda İnebolu’ya çıkarılan silah ve cephanelerin Kastamonu üzerinden Ankara’ya ulaştırılmasında yaşlı erkeklerle kadınların da insanüstü çalışmaları olmuş, tarihe geçmişlerdir. Bu tarihe geçen kadınlarımızdan biri de Seydilerli Şehit Şerife Bacı’dır. Şerife Bacı 1921 yılının çetin kış şartlarının hüküm sürdüğü Aralık ayında sırtında çocuğu, önünde kağnısı ile İnebolu’dan Kastamonu’ya cephane taşırken, Kastamonu Kışlası önüne kadar gelmiş, mermileri ve çocuğunu korumak uğruna donarak şehit olmuştur. Tamamını Okuyun…

Gönderen: Meriva Codeluu | 16 Mart 2009

Mumcunun Faresi

http://www.wildlife-patrol.com/rat_removal.jpg

Mumcu Sabit Efendi,
atadan gördüğü mesleği dükkânında devam ettiriyordu.
Akşam olunca her zamanki gibi dükkânını kapayıp evine doğru yollandı. Dedesi mum kralı idi. Babası kendisinden daha zengindi. Sabit efendi ise şimdi fakir. Çünkü elektrik, havagazı, petrol kullanımı arttıkça Sabit Efendi’nin mum satışları azaldıkça azaldı.

Sabit efendi dükkândan çıktıktan sonra farelerin dükkândaki cümbüşü başladı. Fareler bir yandan oynaşmaya diğer yandan mumları kemirmeye devam ettiler. Bekçi Sarman gelince çil yavrusu gibi dağılmak zorunda kaldılar.

Bunların içinden genç bir fare komşu duvarını aşarak yürüdü, yürüdü nihayet elektrik dairesine girdi . Her taraf kablolarla doluydu. Başladı kemirmeye. Kemirdikçe hoşuna gitti, hoşuna gittikçe daha çok kemirdi. Birden bire Beyazıt’tan Fatih’e kadar her yerin elektriği kesildi. Bir Ramazan gecesiydi. Herkes “mum, mum! diyerek sokağa fırladı. Mum bir anda büyük bir çölde bir bardak su gibi kıymetlendi. Sabit efendiyi evinden çağırdılar. Dükkanının önünde uzun kuyruklar oluştu. Dükkânda on senedir satılmayan mumlar, yarım saatte tükendi. Sabit efendinin keyifine diyecek yoktu. “Garip kuşun yuvasını Allah yapar.” diye söylendi ve akşam üstü dükkânı kaparken unuttuğu fare kapanını kurdu, kepenkleri indirip gitti.

Sabahleyin, dükkanı açtığında o genç fareyi, ağazında kablo ve kauçuk kırıntıları dolu olarak kapana yakalanmış buldu. “Bir düşmandan kurtuldum.” diye sevindi.

Kıssadan hisse:
Şu dünyada nice insan tanırım ki, bu mumcunun faresi gibidir.

Gönderen: Meriva Codeluu | 16 Mart 2009

Atatürk’ün yazdığı kitaplar

http://img1.blogcu.com/images/d/a/m/damlanurkoc/ataturk%5B1%5D.jpg

Mustafa Kemal Atatürk, yaşamının her döneminde kitapla bütünleşmiştir. Bu okuma sevgisinin kendisine sağladığı bilgi birikimini zaman zaman yazmaya dönüştüren Atatürk, yaşamının farklı dönemlerinde farklı konularda kitaplar yazmıştır. Yazdıkları gerek güncelliği, gerekse yol göstericiliği açısından bu gün dahi tartışmasız greçekleri içermektedir. O’nun günümüzde hala geçerliliğini koruması ileri görüşlülüğünün ve akılcılığının göstergelerinden biridir. Mustafa Kemal, özellikle II. Meşrutiyet’in (23 Temmuz 1908) ilanından sonra tüm dikkat ve çalışmasını askerlik üzerine yoğunlaştırılmıştır. O,mesleki bilgileri artıracak yayınların yapılmasını gerkli görüyordu. Bu amaçla mesleğinin ilkn yıllarından itibaren askerlikle ilgili birikimlerini aşağıda isimleri belirtilen kitaplarda toparlanmıştır. Tamamını Okuyun…

Gönderen: Meriva Codeluu | 14 Mart 2009

İstanbul semt isimleri nereden gelir?

İstanbul’un Semtleri İsimlerini Nereden Alıyor ?

Aksaray:
Fatih’in sadrazamı Ishak Paşa, Iç Anadolu Bölgesi’ndeki Aksaray’ı ele
geçirdikten sonra orada yaşayan bölge insanlarını bugünkü Aksaray semtinin bulunduğu yere gönderir. Aksaraylılar da semte adlarını verirler.

Ahırkapı:
Marmara Denizi’nin kıyısında yer alan yedi ahır kapısından birisi olan bu
semte, Padişah atlarının bulunduğu has ahırın yanında yer aldığı için
Ahırkapı ismi verildi.
Tamamını Okuyun…

Gönderen: Meriva Codeluu | 14 Mart 2009

Alo

Telefonda hemen hemen hergün kimbilir kaç kez kullandığımız “Alo” sözcüğü, gerçekte bir sevgilinin kısaltılmış adıdır. Sevgilinin tam adı Allessandra Lolita Oswaldo’dur. Bu sevimli genç kız, telefonu icat eden, A.Graham Bell’in sevgilisiydi. Graham Bell telefonu icat edince ilk hattı sevgilisinin evine çekmişti. Atölyesinde telefon çalınca arayanın Allessandra Lolita Oswaldo’dan başkası olamayacağını bildiğinden Graham Bell, telefonu açar açmaz “Allessandra Lolita Oswaldo” diyordu. Bell, zamanla sevgilisine, adını kısaltarak hitap etmeye başladı ve telefonu her açışında onu “Ale Lolos” diye karşıladı. Çalışmaları uzadıkça Graham Bell, sevgilisinin adını daha da kısalttı ve öne iki heceli bir ad buldu. Bu kısa ad “Alo” idi. Allessandra Lolita Oswaldo, geliştirip, tüm kente yaymaya çalıştığı telefondan başka birşey düşünmeyen sevgilisinin bitmek tükenmek bilmeyen deneylerinden rahatsız olmaya başlayınca Graham Bell’i telefonuyla başbaşa bırakıp onu terketti.Yaşlı Bell, sevgilisinin birgün onu arayacağı umuduyla telefonun başından ayrılmadı. Kentte çekilen telefon hatlarının sayısı da giderek artmaya başlamıştı. Graham Bell’i artık başka kişiler de arıyordu. Fakat o, telefonun her çalışında kendisini sevgilisinin aradığını sanarak telefonunu “Alo” diyerek açıyor ve artık herkes “Alo” diyordu. O günlerde hemen herkes telefonu açtıklarında Alexander Graham Bell’in anısına saygı olarak “Alo” demeye başladı. Bugün tümümüzün kullandığı “Alo” sözcüğü işte o günlerden günümüze uzanmaktadır.

Gönderen: Meriva Codeluu | 11 Mart 2009

Üç Soru Üç Cevap

http://img276.imageshack.us/img276/5612/mevlana410xq.jpg

Mevlana Celaleddin-i Rumi’ye felsefecilerden bir grup geldi. Sual sormak istediklerini bildirdiler. Mevlana hazretleri bu gelen misafirleri Şems-i Tebrizi’ye havale etti. Şems-i Tebrizi hazretleri mescidde, talebelere bir kerpiçle teyemmüm nasıl yapılacağını gösteriyordu. Gelen felsefeciler üç sual sormak istediklerini belirttiler, Şems-i Tebrizi; “Sorun” buyurdu. İçlerinden birini başkan seçtiler. Seçtikleri sözcü sorularını sormaya başladı.

İlk soru şöyleydi:
“Allah var dersiniz, ama görünmez. Göster de inanalım”

Şems-i Tebrizi hazretleri;
“Öbür sorunu da sor!” buyurdu.

“Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azab edilecek dersiniz. Hiç ateş ateşe azab eder mi?” dedi.

Şems-i Tebrizi;
“Peki, öbür sorunu da sor!” diye buyurdu.

“Ahirette herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezasını çekecek diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın!” dedi.

Bu soruların üzerine Şems-i Tebrizi, elindeki kuru kerpiçi
adamın başına vurdu. Soru sormaya gelen felsefeci,
derhal zamanın kadısına gidip, davacı oldp şikayette bulundu.

“Ben soru sordum, o başıma kerpiç vurdu” dedi.

Şems-i Tebrizi hazretleri;
“Ben de sadece cevap verdim.” buyurdu.

Kadı bu işi açıklamasını isteyince, Şems-i Tebrizi hazretleri söyle anlattı;
“Bana, Allahü Tealayı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu felsefeci başının ağrısını göstersin de inanayım. Yine bana, şeytana ateşle nasıl azab edileceğini sordu. Ben buna toprakla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Halbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı. Yine bana, bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı bir hak olmaz dedi. Benim canım onun başına kerpiç vurmak istedi ve vurdum. Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyada küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan ahiret hayatında niçin hak aranmasın?”

Bu cevaplar üzerine felsefeciler hiç bir şey söylemeden çekip gittiler.

Gönderen: Meriva Codeluu | 11 Mart 2009

Işığı Yanan Evler

Tıp fakültesini yeni bitirmiş,
pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere,
Konya’ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim.
Gençtim, bekardım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer.

İlk gece bir eve misafir olmuştum.
Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi.
Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş,
sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu,
geldiğim yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor,
ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine
bir şey de diyemiyordum. Bir müddet daha geçti,
yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan
Hacı anneye sıkılarak; “Anneciğim, sizin buralarda
kaçta yatılıyor?” diye sordum. Hacı anne; “Evladım
treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek,
onu bekliyoruz” dedi. Merak ettim, tekrar sordum;
“Trenden sizin bir yakınınız mı inecek?”
Hacı anne; “Hayır evladım, beklediğimiz trende
tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer.
Trenden buranın yabancısı birileri inebilir.
Bu saatte, yakınlarda ışığı yanan bir ev
bulamazlarsa sokakta kalırlar. Buraların
yabancısı biri geldiğinde “Işığı yanan bir ev”
bulsun diye bekliyoruz.

Konya Ovasında, ya da bir başka
yerinde Türkiye’nin, trenden inen
yabancılar için, “Işığı yanan evler”
yerinde hala duruyor mudur?
Yabancılar yorgun bedenlerini
yün yataklarda dinlendirmeye
devam ediyorlar mı? Aç bir
köpeğin önüne bir kap yemek
bırakan kadınlar yaşıyorlar mı?
Kuşlara yuva yapan mimarlar
sahi şimdi neredeler?

Bu güzel insanlar atlarına binip gitmişler.
Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara
sahip bir medeniyetin yetimleriyiz.
Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında
savrulup duran yoksullarız.

Şair öyle diyordu;
“Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler.”
Şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl
atlarına binip gittiler? Onları ne yıldırdı da
bir daha dönmemek üzere, sessiz sedasız gittiler?

Ey güzel yurdumun güzel insanları!
Neredesiniz?

Eski Gönderiler »

Kategoriler