<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/"
	>

<channel>
	<title>Tari"Hi"kayeler</title>
	<atom:link href="http://tarihikayeler.wordpress.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://tarihikayeler.wordpress.com</link>
	<description>Tarihten yaşanmış hikayeler</description>
	<lastBuildDate>Fri, 16 Sep 2011 09:18:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.com/</generator>
<cloud domain='tarihikayeler.wordpress.com' port='80' path='/?rsscloud=notify' registerProcedure='' protocol='http-post' />
<image>
		<url>http://s2.wp.com/i/buttonw-com.png</url>
		<title>Tari"Hi"kayeler</title>
		<link>http://tarihikayeler.wordpress.com</link>
	</image>
	<atom:link rel="search" type="application/opensearchdescription+xml" href="http://tarihikayeler.wordpress.com/osd.xml" title="Tari&#34;Hi&#34;kayeler" />
	<atom:link rel='hub' href='http://tarihikayeler.wordpress.com/?pushpress=hub'/>
		<item>
		<title>İstanbul&#8217; un Fetih Hikâyesi</title>
		<link>http://tarihikayeler.wordpress.com/2011/05/30/istanbul-un-fetih-hikayesi/</link>
		<comments>http://tarihikayeler.wordpress.com/2011/05/30/istanbul-un-fetih-hikayesi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 May 2011 21:11:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yasaklı Elma</dc:creator>
				<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[ilkler]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Padişahlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihikayeler.wordpress.com/?p=444</guid>
		<description><![CDATA[&#160; AHMET SIRRI ARVAS MEDİNE’DEN MARMARAYA Hendek gazvesi öncesinde müminler zor durumdadırlar. Beni Kureyza Yahudileri ile ittifak eden Kureyşli müşrikler bu kez çok güçlü ve kararlıdırlar. Savunmasız bir Medine ve bitirilemeyen hendek&#8230; Şu bir avuç mücahid, ne yapabilir? Lâkin adı güzel Muhammed (sav) neşelidir. Ülkeler beldeler ötesinden müjdeler verir ki, İstanbul bunlardan biridir. &#8220;İstanbul elbette [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=tarihikayeler.wordpress.com&amp;blog=4040815&amp;post=444&amp;subd=tarihikayeler&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://tarihikayeler.wordpress.com/2011/05/30/istanbul-un-fetih-hikayesi/edirne_kusatma_zonaro/" rel="attachment wp-att-445"><img class="size-medium wp-image-445 alignleft" title="edirne_kusatma_zonaro" src="http://tarihikayeler.files.wordpress.com/2011/05/edirne_kusatma_zonaro.jpg?w=300&#038;h=208" alt="" width="300" height="208" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>AHMET SIRRI ARVAS<br />
MEDİNE’DEN MARMARAYA<br />
Hendek gazvesi öncesinde müminler zor durumdadırlar. Beni Kureyza Yahudileri ile ittifak eden Kureyşli müşrikler bu kez çok güçlü ve kararlıdırlar. Savunmasız bir Medine ve bitirilemeyen hendek&#8230; Şu bir avuç mücahid, ne yapabilir? Lâkin adı güzel Muhammed (sav) neşelidir. Ülkeler beldeler ötesinden müjdeler verir ki, İstanbul bunlardan biridir.<br />
<em><strong><br />
&#8220;İstanbul elbette fethedilecektir. Onu feth eden komutan ne güzel komutandır, onu feth eden asker ne güzel asker!&#8221;</strong></em></p>
<p><span id="more-444"></span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İstanbul üç tarafı denizle çevrilidir ve denizle iç içedir. Denizle gelen kültürlere açıktır ve çok gelişir. Onun efsunlu ikliminde Hindistan&#8217;dan, Arabistan&#8217;dan Venedik&#8217;ten izler vardır. Her çağa, ama her çağa mührünü vurur. Ortaçağın bilgeleri onu Roma&#8217;yla kıyas ederler. Ancak İstanbul Roma&#8217;dan daha büyük, daha zengin ve daha mâmurdur. Evet Roma bir dünya kentidir ama, içinde Roma&#8217;nın da bulunduğu dünyayı İstanbul yönetir.İstanbul sürekli gelişir ve kabuğunu zorlar. Sık sık zırhının dışına taşar. Bu yeni yeni mahalleler ve yeni surlar demektir.</p>
<p><strong>ZOR GÜNLER</strong><br />
Ne hikmettir bilinmez hep öyle olur, ilk müminler çok ezilirler. Ama bu ümmetin çektiğini kimse çekmez. Kureyşli müşrikler sahabeleri sindirme yolunda her usulü dener, kara kara işkence düşünürler. Döverler, söverler, tecrit ederler. Bütün bunlara dayanılabilir, ama İslâm&#8217;ı gönüllerince yaşayamamak var ya, işte o kahredicidir.Önlerinde tek çare vardır: Hicret. Emir de öyledir zaten. Medineliler muhacirleri bağrına basar, misli görülmedik bir kardeşlik destanı yazarlar. Evlerini, bağlarını, bahçelerini misafirleriyle paylaşırlar. Müminler bitmesini istemedikleri bir rüyanın en tatlı demlerindedir. Efendimizin sohbetlerinde yetişir, manevi mertebelere erişirler. Ancak müşrikler bu huzuru çekemezler. Zırhlanıp pusatlanıp yollara düşerler. Bedir&#8217;de ummadıkları bir direnişle karşılaşır, adeta zakkum içerler. Uhud ise galibi olmayan bir savaş olarak tarihe geçer. Müminler Uhud&#8217;un yaralarını henüz sarmışlardır ki dost kabilelerden bir haberci gelir. Genç süvari &#8220;Hazırlanın!&#8221; der, &#8220;Kureyş on bin kişilik bir ordu ile üzerinize geliyor!&#8221; İşin acı yanı, bu kez Ben-i Kureyza Yahudileri de müşriklerin yanındadır, ki bu &#8220;kuşatıldılar&#8221; demektir. Görünenlere bakılırsa Müslümanların rakipleriyle baş etmesi mümkün değildir. Resulullah Efendimiz adeti şerifleri üzerine sahabeyi kiramı toplar istişare ederler. Sıra İranlı bir köleye gelir. Selman-ı Farisi &#8220;Efendim bizim ellerde&#8221; der, &#8220;güçlü düşmanın karşısına çıkmazlar. Bir kuytuya çekilir, önüne hendek kazarlar.&#8221;</p>
<p><strong>AH O KAYA</strong><br />
Hendek kazma fikri herkese sevimli gelir. Zira Medine&#8217;nin yanı başında tarife uygun tepeler vardır. Etekleri kumdur, kolay kazılır. Hoş başka da şansları yoktur. Hemen alet edevat tedarikler, işe girişirler. Her mümine 5 metre civarında hendek düşer ki, derinliği iki adam boyunda, eni hızla koşan bir atın atlayamayacağı kadar olmalıdır. Hendek hızla tamamlanır ancaaaak. Ancak Mescid-i Seba önlerinde kumun bir karış kadar altından çıkan bir kaya damarı her şeyi altüst eder. Hendeği köprü gibi yaran kitle ortadan kaldırılmazsa bütün emekler boşa gidecektir. Genç sahabeler keskilerle külünklerle girişir, ancak üç beş kıymık koparabilirler. Bu volkanik kaya bir taştan ziyade donmuş demiri andırır. Kureyşlilerin def sesleri, naraları uzaktan uzağa duyulmaya başlamıştır ki kaya olanca haşmetiyle ortadadır hâlâ. Müminler garip ve mahzundurlar. Ölüm gözlerinde yoktur, ama, şu üç beş mücahit de kaybedilirse&#8230; Gerisini düşünmekten bile korkarlar. Halbuki bu nuru uzaklara taşımalıdırlar. Ama Efendimiz mütebessim ve telaşsızdır. Mücadelelerinde yılgınlığa yer olmadığını göstermek ister gibi kalkar, taşa yaklaşırlar. Sakin sakin balyozu alır ve tekbir getirerek vururlar. Balyoz taşa değdiğinde müthiş bir çatırtı kopar, göz kamaştıran kıvılcımlar çıkar. Efendimiz mânâlı mânâlı gülümser. Şam şehrinin müjdesini verirler. Halbuki mücahitler Medine&#8217;nin endişesi içindedirler. Efendimiz balyozu bir kere daha kaldırır, bu kez besmeleyle indirirler. Korkunç bir gürültü kopar, şavkı ufku tutar. Adı güzel Muhammed &#8220;İran ülkesinin anahtarları elime verildi&#8221; buyurur, &#8220;Medayin şehrinin köşklerini görüyorum&#8221; Uzaklardan bir toz bulutu kalkar. Def sesleri daha berraklaşır. Kureyşlilerin ayak sesi vadiyi sarar.</p>
<p><strong>BÜYÜK MÜJDE</strong><br />
Efendimiz üçüncü kez öyle bir &#8220;Ya Allah!&#8221; derler ki, müminlerin içi bir hoş olur. Balyoz indiğinde ortalık ışık denizi gibidir. Çatırtı kulakları çökertir. Müthiş ses civar dağlardan yankılanıp yankılanıp geri döner. Efendimiz uzun uzun uzaklara bakar önce Yemen&#8217;i müjdeler, sonra üstüne basa basa buyururlar ki:</p>
<p><em><strong>&#8220;Le tuftuhannel Konstantiniyye fele ni&#8217;mel emiri emiruha ve le ni&#8217;mel ceyş zalikel ceyş&#8221; (İstanbul elbette alınacaktır, onu feth eden komutan ne güzel komutandır, onu feth eden asker ne güzel asker) </strong></em></p>
<p>Kaya mı? Sorduğunuz şeye bakın, elbette un ufak olmuştur.</p>
<p>İsterseniz yarım bırakmayalım. Müşrikler hendek önünde çakılır kalırlar. Ardından tarifsiz bir rüzgar çıkar, kumlar ağza, göze dolar. Hiçbir şey yapamadan çekip gittiklerinde bütün ağırlıkları meydandadır. İşte bizim İstanbul sevdamız orada başlar. Müminler kutlu müjdeye kavuşmak üzere cihada koşarlar. Araplar dokuz kez, Türkler yedi kez şehri kuşatırlar. Vururlar, vurulurlar, soğuğa, yağmura katlanırlar. Ecdadımız İstanbul sevdasıyla tutuştuğundan olacak, Rum ateşine güler geçer. Öyle ya, içi yanana alev neylesin!</p>
<p>Efendimiz&#8217;in İstanbul&#8217;un fethini müjdeleyen hadisi şerifleri çoktur. Üstelik bunlar &#8220;elbette ve muhakkak&#8221; mânâsına gelen edâtlarla güçlendirilmişlerdir ki müminlerin fetihten yana zerre kadar şüpheleri yoktur. Dilerseniz bunlardan bir kaçını yazalım.<br />
<em><strong>“Kayserin şehri fethedilmedikçe, müezzinler ezan okuyup, ganimetler taksim edilmedikçe kıyamet kopmaz.”<br />
“Kayserin şehrine ilk gazaya çıkan ordu mağfirete lâyıktır.”<br />
“En büyük cihad Kostantiniyye&#8217;nin fethidir.”<br />
“Konstantıniyye elbette feth olunur ve ganimetler taksim edilir.”</strong></em></p>
<p><strong>GÜZEL ASKERLER</strong><br />
Müslümanlar henüz Dört Halife devrinde dünyaya açılır, üç kıtada at koştururlar. Hazreti Osman&#8217;lı yıllarda Anadolu&#8217;ya girer, İstanbul önlerine dayanırlar. Anlattık ya Müslümanlar zor günler yaşar. İşkencelere sabreder, baskılara katlanırlar. Ancak Mekke&#8217;nin fethinden sonra hızla yayılır, Arabistan&#8217;dan taşarlar. Zamanın üç imparatorluğundan Habeşistan onlara katılır. Ardından Sasani&#8217;leri yıkar, Roma&#8217;yı bunaltırlar. Sadece Hazreti Ömer devrinde 1036 şehir alır, Suriye, Filistin ve Mısır&#8217;a 4 bin cami kurarlar. Yemen&#8217;e, Kuzey Afrika&#8217;ya, Kafkaslar&#8217;a uzanırlar. Müminler Hazreti Osman zamanında deryaya açılır ve Bizans&#8217;ın deniz kuvvetleriyle vuruşurlar. Abdullah bin Serh komutasındaki bir avuç mücahid, bizzat İmparator Konstantin&#8217;in komuta ettiği donanmayı (Finike önlerinde) denize gömer. Düşünün beş on yıl evvel deveden başka binek, dereden başka su görmeyen çöl çocukları, Rumlar gibi denizci bir milleti denizde ezerler ki, bu muvaffakiyet akılla çözülesi değildir.</p>
<p><strong>İSTANBUL ÖNLERİNDE</strong><br />
Abdullah bin Serh o hızla İstanbul&#8217;u da kuşatır, ancak Bizanslılar&#8217;a değil, soğuklara yenilir. İlik ürperten iklime boyun eğer ve çekilir. Lâkin Marmara&#8217;yı mekân edinir ki, Kapudağ yöresi kışla gibidir.<br />
Hazret-i Muaviye Bizanslılarla Suriye valisi olduğu yıllardan tanışır. Halife olunca onları takibe alır. İmparator Avrupa&#8217;yı ayağa kaldırmış, kanlı seferlere hazırlanmaktadır. Halife&#8217;ye göre haçlıları durdurmanın tek yolu vardır: &#8220;Yerinde boğmak!&#8221;</p>
<p>Muaviye (Radıyallahu anh) önce kalemi eline alır, İmparator&#8217;a tehditler yağdırır. Bununla da kalmaz Evtad oğlu Yaser&#8217;i surlara musallat eder. Ardından Süfyan bin Avf ile oğlu Yezid&#8217;i gönderir. Müminler zaman zaman şehrin içine sızar, Ayvansaray civarında vuruşurlar. Ancak Helyepulisli Kallinikus&#8217;un ateşi (Rum ateşi) ne kadar yakıcıysa, İstanbul&#8217;un kışı da o kadar dondurucudur. Arapları Bizans değil, soğuklar durdurur. Bu seferde başta Eyyûb Sultan Hazretler&#8217;i olmak üzere sahabenin ünlülerinden Ebu Zer-i Gıfari, Cabir bin Abdullah, Ebûdderda ve Ebu Saîd-i Hûdri Hazretleri toprağa düşer, şehrimizi şereflendirirler. Ancak Muaviye (Radıyallahu anh) maksadına erişir. Canıyla uğraşan Bizans; haçlı ordusu toplama sevdasından vazgeçer. Doğrusu şu ki, Müslümanların böylesi bir sükunete çok ihtiyaçları vardır.</p>
<p><strong>ÖBÜR EMEVİLER</strong><br />
Emevi halifelerinden Abdülmelik bin Mervan akınlara devam eder. Bizzat oğlu Mesleme ile yeğeni Ömer bin Abdülaziz&#8217;i İstanbul&#8217;a yollar. Mücahidler Sinop ve Kastomonu&#8217;yu fethederek şehrin surlarına dayanırlar. İmparator&#8217;dan tavizler kopararak ayrılırlar ki, artık Karaköy&#8217;de kolonimiz ve camimiz vardır (Arap camii) Ömer bin Abdülaziz kafasına koyduğundan cayan biri değildir, nitekim beş yıl sonra, bu kez Bursa üzerinden uzanır, şehri sıkıştırır. Ama surları yine aşamaz. Bu gayretli komutan halife olunca da sevdasından vazgeçmez. Kendisinin üçüncü, Müslümanların beşinci seferini yapar ki, bu çabaların hiçbiri boşa gitmez. Müslümanlar Galata&#8217;yı ele geçirir, bu topraklarda kalıcı olduklarını gösterirler. Surların içinde ise &#8220;Dârülbalad&#8221; adı verilen bir konak kurulur ki, bu içinde camisi de olan koca bir külliyedir. Bir mevzidir yani. Ömer bin Abdülaziz iyi bir komutan olmanın ötesinde, emsali az bulunan bir âlim ve gönül ehlidir. Onun zamanında zekat müessesesi öyle düzenli işler ki, zenginler fakir bulamaz olurlar. Beyt-ül mal zekat kabul etmeye mecbur kalır. Müslümanlar barış yıllarında da havaliye sızar, ticaret yaparlar. Galata gibi katilin, korsanın, ayyaşın, hırsızın fıkırdadığı bir cadı kazanını ıslah ederler. Ama bu iş göründüğü kadar kolay değildir. Arablar öyle sıkıntılar çekerler ki, bulundukları mevkie &#8220;Kahır köyü&#8221; derler (Sonradan Karaköy olur). İşte bu gün &#8220;Yeraltı Camii&#8221; adıyla tanıdığımız Kurşunlu Mahzen o yıllarda ibadete açılır. İmparator Leon Müslümanları geç tanır, ama iyi ısınır. Şehirde ilim sanat ve ticarette hissedilir gelişmeler görülür, refah artar. Bu dürüst ve temiz insanlar bir denge unsurudurlar. Leon menfi kaygılar taşımaz, hatta Müslümanların sur içinde yerleşmelerinde beis görmez. Emeviler Eğrikapı ile Edirnekapı arasında bir mahalleye sahip olurlar. Sirkeci&#8217;de şer’i bir mahkeme kurulur ki, buranın kadısını bizzat halife tayin eder. Şeyh-i ekber Muhyiddin-i Arabi bu yılları &#8220;El Musamerat&#8221; adlı kitabında uzun anlatır.</p>
<p><strong>SIRA ABBASİLERDE</strong><br />
Aradan yıllar geçer. Yeni imparatorlar gelir. El Mehdi Ebu Abdullah da sulh seven bir hükümdardır. Ancak sulhu korumanın yolu güçlü olmaktan geçer. Sultan yüz elli bin kişiyle İstanbul önlerinde görünüverince bir çok tavizler koparır. Mesela Cibali&#8217;de yeni bir Müslüman mahallesi kurulur. Sur içinde yeni minareler yükselir. Bundan dokuz yıl sonra Halife Abdülhadi Mayuf bin Yahya İstanbul&#8217;u kuşatır. Şehri ele geçiremez ama, civar şehirleri alır, çemberi daraltır. Menkıbeleriyle büyüdüğümüz Halife Harun Reşid, büyük veli Behlül Dane Hazretlerinin terbiyesinden geçer ve tam bir gönül ehlidir. Ancak o insan sevgisi ile ne kadar dolu ise, İmparator İlya da o kadar kan dökücüdür. Bu kanlı Kral şehirde sayıları yirmi bini bulan müminleri içine sindiremez. Bir gece evlerini basar, bebekleri bile doğrar. Harun Reşid Han bunu duyduğunda kahrolur. Oracığa çöker ve hıçkıra hıçkıra ağlar. Ardından şehri kuşatır, ama neye yarar? Lâkin İlya&#8217;nın yaptıkları da yanına kalmaz. Battal Gazi adlı bir serdar &#8220;Kudüs&#8217;lü rahip&#8221; kisvesinde şehre sızar ve o melanete bulaşanların alayından hesap sorar. Katillere kâbus olur.</p>
<p><strong>UZUN BİR ARADAN SONRA</strong><br />
<strong>1071</strong> Malazgirt Zaferi ile Anadolu kapıları açılır. Türkler iki yıl içinde Marmara kıyılarına dayanırlar. Papalık gelişmeleri kaygıyla izler ve ard arda haçlı seferleri düzenler. Müslümanlar bu katiller sürüsü ile baş etmeyi becerirler, ancak zaman ve güç kaybederler. Bu saldırıları henüz savuşturmuşlardır ki bu kez Moğol gailesiyle bunalırlar. Lakin İstanbul&#8217;un soluk aldığını sananlar aldanırlar. Zira Bizans benzeri görülmemiş mezhep kavgaları yaşar. Zira Rumlar lügatlarında tahammül kelimesi olmayan bir millettir. Ermeniler&#8217;le, Bulgarlar&#8217;a inanç hürriyeti tanımazlar. Ancak onlarda Katolik baskısı altında bunalırlar. Hatta &#8220;İstanbul&#8217;da kardinal külahı görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ederiz&#8221; diyecek kadar. <strong>1204</strong> yılında Latinler dalga dalga gelir, şehri istila ederler. İstanbul&#8217;u İstanbul yapan görkemli eserleri yıkarlar. Şehirde sanatkar bırakmazlar. Bizans tekrar Rumların eline geçer, ancak mezhep kavgaları derinleşir, münakaşalar ayyuka çıkar. O büyüleyici kent bakımsız, huzursuz ve fakirdir. Saray &#8220;entrika üretim merkezi&#8221; gibi çalışır. Asiller kavgalı, kadınlar hırslı ve kurnazdır. İdari yapı üç bilinmeyenli denklem gibidir. Kimin kime çalıştığı, kimin kimi kazıkladığı anlaşılamaz. Vergiler ağır, israf aşikardır. Ticaret yabancıların elindedir, para Cenevizliler&#8217;de birikir. Bizans&#8217;ın adı İmparatorluktur ama, bir donanması bile yoktur. Latinlerden miras Katolon artıkları ayyaş ve maceracıdırlar. Şehri haraca bağlar, halkı kavururlar. Hasılı ahali canından bezmiştir. Şimdi adil bir yönetim özlenir. Velev ki, bunu Türkler kuracak olsa bile.</p>
<p><strong>İSTANBUL&#8217;U AL GÜLZAR ET</strong><br />
Osman Gazi ölüm döşeğinde bile İstanbul&#8217;u düşünür. Vefatına yakın Orhan Gazi&#8217;yi çağırır ve son arzusunu dört kelimeyle özetler &#8220;İstanbul&#8217;u al, gülzar et!&#8221;<br />
Bu emrin verdiği hızdan mıdır bilinmez Kayı erleri İstanbul civarında dolaşmaya başlarlar, Anadolu ve Rumelide yayılırlar. Tekfurları tek tek ayıklayıp merkeze yaklaşırlar. Hasılı çember daralmaya, Bizans sıkışmaya başlamıştır. Fethin işaretleri belirmiştir gayri.</p>
<p><strong>HİLAL’İN GÖRÜNDÜĞÜ YILLAR</strong><br />
Osmanlılar hızlı büyür, ancak ne Anadolu&#8217;daki birliği sağlayabilir, ne de Rumelide kök salabilirler. Sınırları içinde Bizans gibi hilekâr bir düşmanları varken güvende değildirler. Ne edip edip İstanbul&#8217;u almalıdırlar. Yaşamak için buna mecburdurlar.</p>
<p>İlk kuşatmanın üzerinden yedi asır geçer. Şimdi sırada Yıldırım vardır. Bayezid planlı programlı gelir. Önce Şile&#8217;yi fetheder. Sonra Güzelcehisarı (Anadolu Hisarını) yaptırır ve Boğaz&#8217;ı keser. Karadeniz yolunu emniyete alır. Manuel çok zor durumdadır, belki masaya oturacaktır ama, Yıldırım Bayezid Haçlıların Niğbolu önlerine geldiğini duyar ve erlerinin yardımına koşar. Türkler altı yıl sonra yine gelir, kenti kuşatırlar. Lâkin bu kez Timur&#8217;la takışırlar. Kuşatmayı kaldırır, ama tavizler koparırlar. Artık imparator vergi verecek, söz dinleyecektir. Bu seferden sonra Türkler koloniler kurar, ufak ufak şehre sokulurlar. Sur içinde dükkanları, camileri, hatta kendi mahkemeleri vardır. Yerli halk bu komşuluktan bizar değildirler, Türkleri tanıdıkça daha çok severler.</p>
<p><strong>VENEDİK Mi? AMAN HA! CENEVİZLİ, EH İŞTE</strong><br />
Cenevizliler eskiden beri Galata ve Pera bölgesinde hüküm sürerler. Bunlar İmparator izin vermediği için sur yapamazlar. Ancak dıştaki evler yüksek duvarlı ve mazgallıdır. Kuleyi andıran konakların arası duvarlarla çevrilir ve tahkim edilir. Adı konmasa da kale gibidir. Cenevizliler işlerini bilir, Osmanlılarla iyi geçinirler. Alırlar, satarlar, ticaret yaparlar. Hatta zaman zaman Türkler&#8217;e donanma desteği verirler. Osmanlılar da eski Ceneviz kalelerini onlara bağışlarlar ki, mesela Samsun bunlardan biridir. Sultanlar, İtalyanlar arası rekabette Cenevizliler&#8217;den yana tavır koyar, Venedikliler&#8217;i sindirirler. Zira Venedikliler tüccar değil militandır. Fatih&#8217;li yıllarda Osmanlılar Arnavutluk, Bosna, Eflak ve Sırbistan’ı kontrolleri altına alırlar. Bulgarlar mı? Onlar artık sadık bir tebaadırlar. Mora yarımadası Turahan Beyin akıncıları ile kontrol altında tutulur. Hasılı Orta Avrupa&#8217;da Bizans&#8217;a destek verebilecek tek güç kalır: &#8220;Macarlar!&#8221; Bunlar güya Türk asıllıdırlar, ancak Niğbolu, Varna ve Kosova&#8217;da yenilmelerine rağmen Bizans&#8217;tan yana oynarlar. Dahası Karamanoğulları ile çirkin ittifaklar yapar, yer yer fütuhatı durdururlar. Fatih Semendire&#8217;de Hunyadi Yanoş&#8217;la bir araya gelir ve anlaşır. Kuşatma esnasından onlarla takışmamaya özen gösterir.<br />
O yıllarda Anadolu sakin görünür. Fatih Timur&#8217;un oğlu Şahruh&#8217;a bağlılıklarını arz eder ve yeni sürtüşmelere fırsat vermez. Ama Pontus, Karakoyunlu ittifakı (her zaman ki gibi) fitne kaynatır. Lâkin ayağa takılacak kadar güçlü değildirler.</p>
<p><strong>BİZANS OYUNLARI</strong><br />
Bizans imparatorları desiseci ve hilekârdırlar. Vuruşmaktan ziyade vuruşturarak ayakta kalırlar ve akla gelemeyecek kadar entrikacıdırlar. Bizans İmparatorları Osmanlılar üzerine çok oynar, zaman zaman şehzadeleri kışkırtırlar. Acıdır, ama böylesi kavgalar kanlı geçer ve çok can yakar. Mesela Rumlar Düzmece Mustafa ayaklanmasında aktif rol alırlar. Bütün Rumeli Düzmece&#8217;nin eline geçer hatta Bursa yakınlarına gelerek Padişah&#8217;a karşı çıkar. Murat Han fitnenin menbaını bilir ve isyanı bastırır bastırmaz İstanbul&#8217;u kuşatır. Sultan bu tılsımlı şehrin kubbelerini hilallerle bezeyeceği günlerin hasretiyle yaşayadursun, Bizanslılar bu kez Hamideli Sancak Beyi olan küçük kardeşi Mustafa&#8217;yı kullanırlar. Kardeşi İznik&#8217;te hükümdarlığını ilan edip, ağabeyine savaş açar, haliyle kuşatma kalkar. Aradan yıllar geçer. Macarlar onüç yaşındaki İkinci Mehmed&#8217;i fena sıkıştırırlar. Murat Han erlerinin yardımına (Varna&#8217;ya) koşmak ister. Lakin Bizans yüzünden Çanakkale Boğazını kullanamaz, çaresiz kalır. Telaşla Rumelikavağı&#8217;na gelir. Bu yöre Cenevizlilerin elindedir. Onları gemilerle taşır, ama asker başına bir düka altını alırlar. Bu çok büyük bir bedeldir, hazineyi zora sokar. Bizanslılar fırsatını buldular mı, yara kaşırlar. Mesela Hurufileri cesaretlendirir, sırtlarını sıvazlarlar. Başkent Edirne&#8217;de katliam yaptırırlar. Bu kargaşada, içinde bedestenin de bulunduğu 7000 dükkan yanar. Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal Osmanlıyı çok uğraştırırlar. Sonra Karamanoğullarıyla, Germiyanları ayağa kaldırır, sinsi sinsi yeniçerileri kaynatırlar. Hepsi bir yana ısrarla haçlı seferleri düzenlemeye çalışırlar ki, haçlı seferleri kan ve yıkım demektir. Ancak İmparatorlar sıkışınca yaptıklarını inkâr eder, gülümsemeyi bilirler. Halbuki bu hilekâr siyaset bizim tarzımız değildir. Hasılı sınırlarımız içinde Bizans gibi bir fitne odağı varken ne doğuda, ne de batıda tutunmamız mümkün olamaz. Kısacası Osmanlılar Bizans&#8217;ı yıkmaya mecburdurlar. Yaşamak için bunu yapmalıdırlar.</p>
<p><strong>AH, AYAKLANMALAR</strong><br />
Murat Han hayatı ayaklanma bastırmakla geçer. Çok vakit ve güç kaybeder. Ancak İstanbul sevdası yüreğine düşmüştür bir kere. Şöyle bir &#8220;oh&#8221; der demez Edirne’ye çekilir ve kuşatma planları yapar.<br />
İşte tam o günlerde birileri gelir gider, Murat hanın dikkatini çekerler. &#8220;Hacı Bayram diye biri&#8221; derler, &#8220;Engürü&#8217;de çok taraftar toplamış, sizi uğraştırmasından korkarız.&#8221; Henüz Anadolu&#8217;da birlik sağlanmış değildir. İsyanlardan çok çeken Murat han hiçbir kıpırtıya bigane kalamaz, velev ki aslı astarı olmasa bile. Derhal söz konusu şahsın alınıp getirilmesini diler. Askerler kuş gibi uçar, Ankara&#8217;ya varırlar. Şehrin hayal meyal göründüğü bir noktada karşılarına iki hoca çıkar, ki ikisi de birbirinden nurludur. Subaşı atından iner &#8220;Biz&#8221; der, &#8220;Hacıbayram diye birini arıyoruz&#8221; Öndeki hoca şefkatle gülümser &#8220;Hacıbayram benim&#8221; der &#8220;hadi gidelim.&#8221; Sonra zincire vurmaları için ellerini uzatır. Akşemseddin hocasına uyar, aynısını yapar. İhtiyar subaşı düğmesini ilikleyerek &#8220;Haşa!&#8221; der, &#8220;ne haddime&#8221; Öyle ya güya şakî almaya gelmiştir. Umduğu nedir, bulduğu ne?</p>
<p><strong>BURUK TANIŞMA </strong><br />
Murat Han ilim meclislerinde çok bulunur, hani &#8220;altının değerini sarraf bilir&#8221; derler ya, âlimin kıymetini bilir. Hacı Bayram-ı Veli ve Akşemseddin Hazretlerini gördüğü an baltayı taşa vurduğunu anlar, çok mahcup olur. Ama ne hikmettir bilinmez güzel dostluklar hep buruk başlar. Murat Han ile Hacıbayram birbirlerine doyamazlar. İşte sohbetin ballaştığı demlerden birinde Murat hanın gözleri dalar. Hacıbayram Hazretleri merakla sorar: &#8220;Hayrola sultanım?&#8221; Murat Han edeple toparlanır &#8220;İstanbul, efendim&#8221; der, &#8220;Bize nasip olur mu acaba?&#8221; Hacıbayram Hazretleri elini şakağına koyar, bakışları donar. Kısa bir tefekkürün ardından &#8220;Hayır sultanım!&#8221; der, &#8220;İstanbul&#8217;un alındığını ne sen görürsün, ne de ben&#8221; sonra tahta beşiğinde mışıl mışıl uyuyan küçük şehzadeyi gösterir. &#8220;Ama!&#8221; buyurur &#8220;Şu yiğit ile bizim köse (Akşemseddin&#8217;e öyle der) görseler gerek&#8221;</p>
<p><strong>HER PADİŞAHIN KATKISI VARDIR</strong><br />
Bayezid Han Anadolu Hisarını yaptırarak girişir işe. Artık bu iklimde bir kalemiz vardır. Murat Han&#8217;ın tek hayali vardır &#8220;Ayasofya&#8217;da ezan okutmak!&#8221; Murat Han&#8217;ın vücudu Edirne&#8217;dedir aklı İstanbul&#8217;da.<br />
Surları aşmak, camiler yapmak. Ecdadın rüyası budur işte.</p>
<p><strong>FETHİN GİZLİ MİMARLARI</strong><br />
Molla Hüsrev ile Fatih abi kardeş gibi hayal kurarlar. Karadan kadırga yürütür, suya köprü atarlar. Devasa gemiler, yürüyen kuleler, dudak uçuklatan toplar. Onlar sadece İstanbul&#8217;un değil Roma&#8217;nın fethini planlar, Buruşuk kağıtlar üzerine Paris&#8217;i, Viyana’yı karalarlar. Belki çizgiler çerden çöptendir, ama zafere inançları tamdır. Granit gibi.</p>
<p><strong>HAYLAZ ŞEHZADE</strong><br />
Murat Han Hacıbayram Veli hazretlerinin Şehzade Fatih ile ilgili işaretlerini ciddiye alır ve Fatih&#8217;in eğitimine daha bir özen gösterir. İslâm âleminin en güzide âlimlerinden onu yetiştirmelerini ister. Fatih çok zeki, ancak yerinde duramayan bir çocuktur. Onunla baş etmek kolay değildir. Nitekim pek çok hoca dikiş tutturamaz ve aflarını dilerler. O günlerde Molla Yegân Hacdan gelir. Murat han &#8220;bize oralardan ne getirdin?&#8221; diye takılır. Molla Yegan &#8220;Öyle bir âlim getirdim ki sultanım&#8221; der, &#8220;meğer ki tanışsanız gerek&#8221;. Murat Han merakla sorar &#8220;Nerede?&#8221;<br />
- Dışarıda efendim, huzura alınmayı bekliyor.<br />
- Aman ha, ilim ehlini bekletmek ne haddimize?.<br />
Ve buyur ederler. Mübareğin önce gölgesi düşer eşiğe. Boyu çok uzun, sakalı simsiyahtır. Dişleri inci inci, gözleri cevahir gibidir. Sarığından taşan gür saçları muazzam bir heybet verir. Mübarek kan kaynatacak kadar sevimlidir. Ama nedendir bilinmez, koca koca vezirler diz çöker, düğme iliklerler. &#8220;Vakar&#8221; denen şey budur belki&#8230; Kim bilir? Molla Yegan &#8220;Arkadaşımın ismi Ahmed bin İsmail&#8221; der &#8220;Ama Araplar onu Molla Gürani lâkabıyla tanırlar!&#8221;</p>
<p><strong>HAYDİ KIR DA GÖREYİM</strong><br />
Murat hanın dudaklarına muzip bir tebessüm oturur. İçinden &#8220;Haydi bakalım Şehzade Mehmed&#8221; der, &#8220;şimdi derslerini kır da göreyim.&#8221; Padişah oğlunu Molla Gürani Hazretleri&#8217;ne teslim ederken &#8220;Sakın gözünün yaşına bakma&#8221; der, &#8220;eti de senin, kemiği de.&#8221; Mübarek sarayda uşaklara bile kıymet verir, aşçıların, seyislerin hatırını sorar. Ama geleceğin sultanını görmezden gelir. Ona sıradan biri gibi davranır ve soğuk bir edayla &#8220;otur&#8221; der. Fatih bu muazzam heybet karşısında bocalar ve hayatında ilk defa diz kırar. Molla Gürani Hazretleri Emsile&#8217;yi açar, bir iki soru sorar. Ama cevaplar istediği gibi değildir. Bunun üzerine üstüne basa basa &#8220;dövmek&#8221; fiilini çekmeye başlar. &#8220;Döverim, seni döverim, seni öyle bir döverim ki..&#8221; Fatihin rengi uçar, dudakları uçuklar. Titreyen bir sesle son cümleyi tekrar eder &#8220;Darabtühü cidden şediden&#8221; Vallahi döver mi döver. İşte o günden sonra ödev yapmaya başlar, ezberlerini aksatmaz. Gün gelir ilmin tadını alır, haşarılıklarından utanır. Molla Gürani Hazretleri genç Şehzadeye &#8220;Arabi ve Farisi bilmek yetmez&#8221; der, &#8220;düşmanının lisanını da bilmelisin!&#8221; Fatih&#8217;e Rumca, Latince, Sırpça öğretecek hocalar bulur, neme gerek dedirtmez astronomi, coğrafya, matematik okutur. Birlikte oturur İtalyan asıllı Alconal Giriaco&#8217;dan batı tarihini dinlerler. Molla Gürani Hazretleri rütbe heveslisi değildir ve vebalden çok kaçar. Kendisine vezirlik teklif eden Murat Han&#8217;a &#8220;Yıllardır bu mevki için çalışanlar var, beni getirip de dostlarından olma&#8221; der, ancak kadılıktan kaçamaz. Kadılık şüphesiz övülen ve şerefli bir iştir, ama onun gönlünde ilim meclisleri yatar. Nitekim fırsatını bulduğu an ayrılır, döner Mısır&#8217;a .</p>
<p><strong>MOLLA HÜSREV</strong><br />
Fatih Şehzade olarak Manisa&#8217;ya yollandığında Murat Han yanına katacak bir ilim ehli arar. Bu zat ona hem hocalık, hem babalık yapmalıdır. Ancak ulema bu zeki şehzadenin nasıl zor biri olduğunu bilir ve çekinirler. Lakin Molla Hüsrev bu işe gönüllü talip olur. Nitekim sevimli müderris ile genç Şehzade arasında tarifi zor bir muhabbet başlar. Molla Hüsrev onun ufkunu açar, büyük düşünmeyi, kendini aşmayı aşılar. Zaman zaman Spil Dağı&#8217;nın sarp yamaçlarına çıkar, abi kardeş gibi hayal kurarlar. Karadan kadırga yürütür, suya köprü atarlar. Devasa gemiler, yürüyen kuleler, dudak uçuklatan toplar. Toprağa çizilen şekiller, şemalar.. Onlar sadece İstanbul&#8217;un değil Roma&#8217;nın fethini planlar, buruşuk kağıtlar üzerine Paris&#8217;i, Viyana&#8217;yı karalarlar. Belki çizgiler çerden çöptendir, ama zafere inançları tamdır. Hani granit gibi.<br />
Sultan Murat vefat ettiğinde İkinci Mehmet on dokuz yaşındadır. Ancak uykularını dağıtacak kadar idealisttir ve tahta geçtiği gün fetih hazırlıklarına girişir. İlk işi mi? Ulemayı yanına çağırmak olur. Onların gölgesinde kendini huzurlu ve güçlü hisseder, onlarsız zavallı ve acizdir. Nitekim Molla Hüsrev, Akşemseddin, Şeyh Sinan ve Akbıyık Sultan yanında yer alırlar ki onlarla ölüme bile yürünür.</p>
<p><strong>EVLADLIK VAAD EDİYOR</strong><br />
Fatih ilim ehlini yanına alınca rahatlar, ilk hocasını unutamaz. Molla Gürani Hazretlerini davet eder. Hatta bir mektup yazarak Mısır Sultanı Kayıtbay&#8217;a yalvarır. Kayıtbay&#8217;da ilim ehlidir ve bu inci danesinin kıymetini iyi bilir. &#8220;Aman Efendim!&#8221; der &#8220;Size ne vaad ediyorsa fazlasını vereyim, bizi sohbetinizden mahrum bırakmayın n&#8217;olur.&#8221; Molla Gürani mânâlı mânâlı gülümser &#8220;Senin veremeyeceğini vaad ediyor&#8221; der &#8220;Evlâdlık!&#8221; Fatih Molla Gürani Hazretlerine kavuşduğu gün &#8220;İşte şimdi tamam&#8221; der. &#8220;İmparator da kim oluyor, Hem Bizans dediğin ne ki?&#8221;</p>
<p><strong>HOCANIN DA, ÖĞRENCİNİN DE HAYALİ AYNI</strong><br />
Fatih Molla Hüsrev ile karadan yürüyen gemilerin hayalini kurarlar. Hocaları Fatih&#8217;e deniz gücünün önemini anlatırlar. Donanması olmayan bir ordu denize açılan bir kenti kuşatamaz. İstanbul surlarını yıkmanın tek yolu vardır devasa toplar. İşte Fatih bu yüzden ateşli silahlara merak salar.</p>
<p><strong>KALE DEĞİL, BELA</strong><br />
İstanbul&#8217;un şehir surları çok güçlüdür. Böylesi bir sur ve hendek olduktan sonra on bin kişilik muhafızla yüz bin kişilik ordular püskürtülebilir. O günlerde İstanbul&#8217;un nüfusu seksen bin kadardır, ki bunun yirmi bin tanesi tecrübeli askerdir. İstanbul sıradan kaleler gibi düz duvarla çevrilmez. İmparator Jüstinianus, o ünlü Teodius surları çatlayınca tamir ettirmekle kalmaz. Önüne yeni bir sur yaptırır. Hakiki surları, en az onun kadar güçlü ikinci bir sur saklar. Önünde okçu mazgalları ve hendek vardır. Bu su dolu kanal yirmi metre genişliğinde ve yedi metre derinliğindedir, ki sadece o bile şehri tek başına koruyabilir. Hoş o güne kadar bunu aşan olmamıştır. Dışarıda güçlü süvari ve piyade birlikleri bulunur. Onları geçmeden surlara ulaşmak mümkün değildir. Bir çok ordu kaleye yaklaşamadan geri dönerler. &#8220;Yani?&#8221; diyeceksiniz. Yanisi şu ki kara cihetinden gelenler, hareketli birlikleri yenecekler, okçuları sindirecekler, hendeği dolduracaklar, arkebüzlerle (kale tüfekleri), toplarla korunan surları aşacaklar, ara bölgeyi temizleyecekler ve asıl sura varabileceklerdir ki, mücadele yeni başlar. Bu beş engeli aşmayan şehre giremez. Üstelik her burç bağımsız birer kale gibidir. Bizans’ın deniz surları daha zayıftır, ancak yaklaşan gemilere ateş yağdırırlar. Grejuva denen melanet denizde bile yanar ve su döktükçe daha beter parlar. Haliç ağzı ise dubalar üzerinde yüzen kalın bir zincirle kapalıdır.</p>
<p><strong>ÖNCE HAZIRLIK </strong><br />
Fatih tevekkül ehlidir, ancak işlerini sağlam tutar. Sultan olur olmaz (henüz on dokuz yaşındadır) hazırlıklara başlar. Bir kere civarda başlarını sokacakları, sıkışınca sığınacakları bir yerleri yoktur. Evet Anadoluhisarı iyi bir mevzidir, ancak zayıftır. Fatih başkule ve içkuleyi surla çevirir ve tahkim eder. Ardından Bizans İmparatorundan Rumeli&#8217;de ufacık (!) bir hisar yaptırmak için izin ister. İmparator burası &#8220;Frenk mülküdür, karışamam&#8221; der, aklı sıra yokuşa sürer, ama Zağanos paşa emrindeki ustalar burcu yarılamışlardır bile. Bizans neden sonra tavır koymaya kalkışır, ama Fatih &#8220;Biz bu hisarı sizin için yaptırıyoruz.&#8221;der, &#8220;Karadenizli korsanlardan şikayet etmiyor muydunuz?&#8221; Elçiler gelip gelip gitmeye başlayınca Fatih sertleşir ve noktayı koyar. &#8220;Anadolu yakası bizimdir&#8221; der, &#8220;çünkü halkı Osmanlı&#8217;dır, Rumeli yakası da bizimdir, zira savunmasını bilmiyorsunuz!&#8221; Fatih ilme çok önem verir, denizcilerle uzun uzun suyun hızını, akıntılarını hesap ederler. Hasılı Hisarın yeri tesadüf değildir. Sultanın kaybedecek zamanı yoktur, İnşaatı Saruca Paşa, Halil Paşa ve Zağanos Paşa arasında paylaştırır ve bir yarıştır başlatır. Keresteyi Belgrad, İzmit ve Ereğli ormanlarından getirtir. Civarda ne kadar metruk kilise ve tapınak varsa taşlarını kullanır, ki bin duvarcı ustası ve iki bin rençper geceli gündüzlü didinirler. Ameleler altı binden aşağı değildirler. Boğazkesen Hisarının üçü büyük on üç burcu vardır ve toplarla donatılır. Koca Hisar her şeyiyle dört ayda biter ki bu bir rekordur. Bundan böyle Karadeniz’den gelen gemiler yelken indirecek ve geçiş izni alacaklardır. Eh, bir miktar vergi vereceklerdir tabii. Aksini yapan mı? Vallahi kendi bilir.<br />
Fatih bununla kalmaz Kilitbahir ve Çanakkale Hisarlarını yaptırır, İstanbul&#8217;a Ege&#8217;den gelebilecek takviyelerin önünü keser.</p>
<p><strong>GÖRÜLMEMİŞ TOPLAR</strong><br />
Fatih ateşli silahlara çok merâklıdır. Ama elindeki toplar güçsüzdür. Onun hayallerini devasa toplar süsler. Fatih önce malzeme hususunda yoğunlaşır. Değişik karışımlar döktürerek mukavemetlerini inceler ve ideali tespit eder. Ardından balistik üzerine çalışır ki bunlar bilinen şeyler değildir. Peki Urban mı? Onlardan çok bulunur, benzerlerinden yüzlerce olan bir ameledir o kadar. Ancak Fatih tecrübeye saygı gösterir, bu ustayı da onurlandırır. Fatih sık sık deneme yapar. Nitekim onun topları ilk tecrübesinde bir Venedik yelkenlisini batırır ve sınıfı geçer. Sultan daha büyüğünü çizer, dökülmesini ister. Fatihin kafasındaki silahlar şekillenmeye başlar. Üzerinde tam yedi yüz sanatkarın çalıştığı dev toplar otuz – otuz beş tondur. Sesi yirmi kilometreden duyulur, mesafesi bir milden uzundur. Gülle altı yüz kilodur ve düştüğü yerde iki kulaç kadar toprağa girer. Toplar hakikaten mükemmeldir, ancak bu alâmetlerin taşınması tam bir derttir.</p>
<p><strong>İLK TAKIŞMALAR</strong><br />
Bu hazırlıklar sürerken Rum köylüleri hayvan otlatma meselesinden Türk çobanlarına saldırırlar, eh bizimkilerin elleri armut toplamaz. Öylesine bir itiş kakış çıkar. Görünüşte basit bir vakadır, ancak imparator çok telaşlanır ve alelacele kapıları ördürür. Bir bakıma kendi elleriyle kendilerini hapsederler. Fatih Gelibolu, Marmara ve Karadeniz tersanelerinde yüzlerce gemi yaptırtır. Yine Müslüman denizciler tekneleriyle gelir, orduya destek verirler. Donanma hiç bu kadar güçlü olmamıştır. Gemilerden bazıları bakır ve demir levhalarla kaplanır. Ulaştırma filosu gider gelir civar sahillerden yiyecek, içecek, yem, yakacak, silah, ve barut taşırlar. Fatih, yüksek surlara karşı &#8220;yürüyen kuleler&#8221; düşünür, ki bunlar üç kapılı ve siperlidir. İçine çalı çırpı koyabilir, hendek doldurmakta kullanabilirler. Özetleyecek olursak Fatih işi tesadüfe bırakmaz. Donanmayı güçlendirir, hisarlar yaptırır, toplar döktürür. Harekât için en uygun zamanı seçer, surlara, hendeklere, burçlara, gemilere karşı tedbirler düşünür. Ama en çok güvendiği şey gölgesine sığındığı velilerdir. Zafer müyesser olur mu? Orasını Allah bilir. O dilerse olur, dilemezse olmaz. Ancak böylesi alimlerin yanında ölüme yürümek bile zevktir.<br />
Ve zevkle yürürler ölüme.</p>
<p><strong>MANDA DERİSİ KADAR</strong><br />
Rivayete göre, Fatih Rumeli Hisarını bitirinceye kadar Bizans’la takışmak istemez. Hatta Hisar için imparatordan izin ister. &#8220;Çok değil!&#8221; der, &#8220;Bir manda derisi kadar yer istiyorum sizden.&#8221; İmparator &#8220;olur muydu, olmaz mıydı&#8221; derken Hisar bitirilir, ki dudak uçuklatan bir kaledir. Bizans elçilerinden biri &#8220;Sözünde durmak böyle mi olur&#8221; diye serzenişte bulunur, &#8220;bir de utanmadan manda derisi kadar yer istemiştiniz.&#8221; Fatih &#8220;Türk sözünde durur&#8221; der. Hemen bir manda derisi getirilmesini emreder. Onu ince ince kestirir, belki bir fersah şerit çıkarır. Eh, bu şerit hisarın etrafını rahat rahat çevirir. Hatta bol gelir.</p>
<p><strong>FETİH HEYECANI HERKESİ SARAR</strong><br />
Müslüman gemiciler tekneleri ile gelir ordunun emrine girerler. Türkler Rumeli Hisarını 4 ayda bitirerek yeni bir rekora imza atarlar. Boğazkesen hisarına yerleştirilen toplar gemilerin korkulu rüyasıdırlar.<br />
Surları yıkan muhteşem toplar fatihin kafasında şekillenir ve hayata geçirilir.</p>
<p><em><strong>Fatih: &#8220;Ya ben İstanbul&#8217;u alırım, ya İstanbul beni!&#8221;</strong></em></p>
<p><strong>DÖNMEK YOK!</strong><br />
Fatih&#8217;i Bizans değil, silah arkadaşları yıkar. Zafere inanmayan komutanlar her aksaklığın ardından tavır koyarlar. Gencecik sultanın yükü ağırdır. 21 yaşındaki bir gencin omuzları bu sıkleti çekesi değildir. Meğer yanında veliler olmasa&#8230; Uzun süren hazırlıklardan sonra beklenen gün gelir. Fatih komutanlarını toplayarak istişare eder. Çandarlı Halil&#8217;in başını çektiği yaşlılar ihtiyatlıdırlar ve kuşatmaya karşı çıkarlar. Ancak çoğunluk saldırıdan yanadır. Ulema ve asker Fatih&#8217;in yanındadır. Oylama yapılır, karar sultanın istediği gibi çıkar. Anadolu halkı kovandan kurtulan arılar gibi orduya koşar, silah kuşanırlar. Hatta Aydınoğulları ve Karamanoğlu bünyesindeki mücahitler birliklerinden kaçar, gönüllü saflarına katılırlar. O devrin alimlerinden Akşemseddin, Molla Fenari, Molla Gürani, Molla Hüsrev ve Şeyh Sinan genç Padişaha cesaret verir ki, bu destek her tedbirin üstündedir.</p>
<p><strong> YA ALLAH!</strong><br />
Fatih o kışı Edirne&#8217;de geçirir ve bahara doğru yüz bin kişilik bir orduyla yola çıkar. Sadece bir topu altmış manda çeker, yetmiş nefer yol açar. Nisan başlarında İstanbul&#8217;a yaklaşırlar. Karaca Paşa, Misivri, Vize, Midye, Burgaz, Bigados ve Ayastefanos&#8217;u (Yeşilköy) ele geçirir. Dışarıdaki Bizans birlikleri kaleye çekilir. Bu esnada sekiz Venedik kadırgası şehre girmeyi başarır ki, bunlar ağzına kadar buğday, barut ve şarap doludurlar. Böylece Bizans&#8217;ın gemi sayısı elliyi aşar. İmparator Kaptan Guistiniani&#8217;yi başkomutan yapar. Guistiniani adamlarını surlara (özellikle kapılara) yığar. Bizansın on iki savunma komutanından sadece ikisi Rum, ötekileri Cenevizli, Venedikli, İspanyol, Rus ve Almandır. Ordu 6 Nisanda surların karşısına gelir. Fatih Mahmud Paşa&#8217;yı elçi olarak İmparator&#8217;a yollar ve şehrin kan dökülmeden teslimini teklif eder. Ahalinin canı ve malı korunacaktır. Bu teklif reddedilir ve ateş başlar.</p>
<p><strong>BİSMİLLAH!</strong><br />
Osmanlılar önce küçük toplarla üçgen çizer, göbeği büyük güllelerle indirirler. Ancak şahi toplar çabuk ısınır ve günde sadece on kez ateş edebilirler. Bu sınır zorlandığında tehlikeli olurlar. Nitekim toplardan biri infilak eder. Fatih bundan böyle namluların yağlanmasını emreder ki ısınan makinelerde yağlı soğutmayı ilk düşünen odur. Fatih top telefini dikkate alır ve seyyar bir dökümhane yaptırır. Bir yandan savaşır, bir yandan yeni yeni toplar döktürür. Sürekli atış duvarların örülmesini zorlaştırır. Eh, surlar da kul yapısıdır ve yıkılır, ancak Bizanslılar çoluk çocuk çalışır gedikleri kapatırlar. Bunun için hazır mertekleri vardır, içlerine taş, tuğla, fıçı bulduklarını doldururlar ki çoğunlukla çaput ve çamurdur. Hatta sırf bu yüzden civar kiliseleri yıkar, taşlarını kullanırlar. Yine güllelerin tesirini azaltmak için surlara içi yün dolu harharlar (büyük çuvallar) asarlar. Üstlerini ıslak derilerle kaplarlar. Bu arada toprak altında nefes kesen bir mücadele sürer. Lağımcılar köstebek gibi çalışır surların temellerine ulaşmaya çalışırlar. Bizanslılar karşı lağımlarla onlara mukabele ederler. Buluştukları yerlerde kanlı bir kavga başlar.</p>
<p><strong>ALLAH-U EKBER!</strong><br />
Osmanlılar top ateşinden bir hafta sonra hücuma kalkarlar. Ancak henüz Bizans diridir. Kızgın yağlar, ok, taş ve Rum ateşiyle karşı koyarlar. Türkler şehitleri alabilmek için yeni şehitler verir, ancak arkadaşlarını ortada bırakmazlar. Bu arada Baltaoğlu Büyükada&#8217;daki hisarı almakla vazifelendirilir. Yerli Rumlar muhafızlara destek verir, kalelerini savunurlar. Baltaoğlu top ateşiyle duvarları yıkar ve kuru otları ateşe verir. Duman kaleyi bürüdüğünde hepsi teslim olur ki direniş bir gün bile sürmez. Ardından Boğaz&#8217;daki kaleleri ele geçirir, ki Tarabya bunlardan biridir. Şimdi sıra Haliç ağzındaki zincirdedir. Ancak zinciri korumakla vazifeli Venedik gemileri apartman gibi yüksektir ve bizim çelimsiz teknelerimizin rampa şansı yoktur. Türk gemileri hasar görür ve çekilirler. Aynı gece yürüyen kulelerle surlara hücum eden askerlerimiz istenileni yapamaz, üstelik kayıplar verirler.</p>
<p><strong>NEFES KESEN MÜCADELE</strong><br />
20 Nisanda şarap, buğday ve silah yüklü üç Ceneviz gemisi görünür Türk donanması bunları kuşatır, ancak yüzen kaleyi andıran yüksek bordolu gemilere bir şey yapamazlar. Cenevizliler bizim açık güverteli teknelerimizi taşa tutarlar. Leventler çok şehit verirler. Yedikule sahillerinden muharebeyi seyreden Fatih heyecan içindedir, hatta bir ara dayanamayıp atını sulara sürer. Ama yapılacak çok şey yoktur. Ceneviz gemileri lodosu arkalarına alır, Haliç&#8217;e girmeyi başarırlar. Bizanslılar&#8217;ın morali yükselir. Türkler mahzun ve şaşkındırlar. Kuşatmaya başından beri karşı çıkanlar öyle bir &#8220;demedim mi ben size&#8221; edâsı takınırlar ki, ordugâh içinde ayrılık çıkar. Vezirler kuşatmayı uzatmanın tehlikesinden dem vurur, muhtemel bir Macar saldırısından söz açarlar. Zira yeni Macar Kralı, eski anlaşmayı tanımaz. İşte tam bu esnada Bizans barış ister ki &#8220;buna müspet cevap verelim&#8221; diyenlerin sayısı artar. Ancak veliler ısrarla &#8220;devam&#8221; derler, öyle ya onlar, diğerlerinin göremediklerini görür, bilmediklerini bilirler. Fatih komutanlarının muhalefetine rağmen kuşatmada ısrar eder. Taze bir heyecanla askerinin içine döner.</p>
<p><strong>FATİH BİR DAHİ Mİ?</strong><br />
Fatih bilinmedik taktikler ve silahlar üzerine çok düşünür. Mesela &#8220;havan topu&#8221; fikri ilk kez onun kafasında şekillenir. Gülleleri Galata evlerinin üzerinden aşırarak Haliç zincirini koruyan gemilerin üstüne düşürür. Gemiciler, teknelerinin telaşındayken, donanmamız Dolmabahçe&#8217;den yükselmeye başlar. Fatih böyle bir şeyi önceden düşünmüş olmalıdır zira yağlı kalasları, makaraları, halatları hazırlamak kolay değildir. İşte Telli Baba o esnada ortaya çıkar. Rivayetlere bakılırsa incecik telleriyle koca koca tekneleri çeker, dağları aşırır. Denizciler karada da yelken açar, rüzgarın gücünü arkalarına alırlar. Bir gecede 72 gemiyi Haliç&#8217;e atlatırlar. Ertesi sabah Rumlar Kasımpaşa&#8217;daki donanmayı görünce şok olurlar. Şimdi şaşırma sırası onlardadır. İmparator (ne kadar ağır olursa olsun) vergi karşılığı barış ister. Bir taraftan da toplantı yapar, çıkış arar. Venedikliler barut doldurulmuş iki kalyonun intihar saldırısı düzenlemesinden yanadırlar. Ancak Galata Belediye Başkanı Anzola Zaciria baskını haber verir. Gocco&#8217;nun komutasındaki intihar filosundan ancak iki gemi döner geriye. Yakalanan tayfalar surların karşısına asılırlar. Rumlar yıkılır, tırnaklarını kemirmeye başlarlar. Fatih&#8217;te oyun çoktur. Nitekim bir gece Cenevizlilerden aldığı şarap fıçılarını urganlarla bağlıyarak Haliç üzerine (Hasköy-Ayvansaray arasına) bir köprü kurar, üzerine toplar yerleştirip surları dövmeye başlar. Galata&#8217;daki havan topları gemilere gülle yağdırmaya devam eder. Bir çoğu telef olur. Cenevizliler &#8220;Bunlar bizim gemilerimiz, ayıp olmuyor mu?&#8221; deseler de Fatih ateşe ara vermez, &#8220;Şehri alayım zararınızı öderim&#8221; diyerek geçiştirir. Zira onların içten içe Bizansı desteklediklerini iyi bilir, ama şimdilik karşısına almaz.</p>
<p><strong>SURDAKİ GEDİK</strong><br />
Türk topçusu ateşe ara vermez, ısrarla surları döver. Nitekim Bayrampaşa cihetinden beklenen gedikler açılır. Ancak Bizanslılar buraları inatla savunurlar. Hem kayıp verirler, hem kayıp verdirirler. 12 mayısta Ayasofya&#8217;daki toplatıda bir çıkış yapıp baskın vermeyi düşünürler. Tam o esnada Türkler hücuma geçer. İmparator cepheden kaçan yüzlerce asker görür ve onları yerlerine döndürür. Ama panik başlamıştır bir kere. Osmanlılar 18 mayıs günü yürüyen kulelerle surlara yaklaşırlar ki, bunlar surdan daha yüksektirler ve burçların üstündeki muhafızlara taş yağdırırlar. Bizans korku ve dehşet içindedir. Bu şaşkınlık esnasında Türkler taş, toprak, ot, çalı dolu çuvalları hendeklere atmaya başarırlar. Ancak İmparator sabaha kadar kadın ve çocuklarla çalışır. Hem hendekleri temizletir, hem gedikleri tıkatır. Üstelik grejuvayla (Rum ateşi) yürüyen kuleyi yakmayı başarır. Ancak şehirde açlık baş gösterir, uykusuzluk ve yorgunluk muhafızları perişan eder. Bu arada Adalar Denizi&#8217;ne (Ege&#8217;ye) giden Venedik gemisi eli boş döner, ümitler biter. Konstantin askerlerine ücret ödeyemez. Muhafızlar emirleri dinlemezler. Koca İmparator zenginlerden borç ister, ancak asiller duymazdan gelirler. Garibin itibarı iki paralık olur. Hatta Venedik Balyozu&#8217;nun hazırlattığı mantaletleri (okçuları koruyan paravanları) arabacılara taşıtamaz. Sonunda saraydaki şamdanları eritip para bastırır. Öyle ya Bizans&#8217;ta adam çalıştırmanın tek yolu vardır: &#8220;Altın!&#8221;</p>
<p><strong>SURLAR ÇOK DİRENİRLER AMA&#8230;</strong><br />
İstanbul surları diğerlerine benzemez. O güne kadar aşılamamıştır. İki sıra sur, okçu mazgalları ve derin hendek. Sonra birer kaleyi andıran burçları aşmak her yiğidin harcı değildir. Türk donanması Venedik gemileri karşısında çaresiz kalınca, Fatih dayanamaz, atını denize sürer. Gemileri karadan yürütmeyi düşünmek.. Dahilere has bir taktik. Surlar asırlara meydan okurlar. Hâlâ öyle değiller mi?</p>
<p><strong>KUTLU GÜN</strong><br />
Fetihle birlikte dünya değişir. Artık krallar da top kullanır, derebeylerini yıkarlar. Gemiciler pusulayı öğrenince okyanuslara çıkarlar. İlmin göz kamaştıran ışığı Avrupa&#8217;yı sarar ki rönesans başlıyor demektir.<br />
&#8220;Şehir kuşatmak&#8221; iki kelimeyle söylenir, ama kolay iş değildir. Bu zor kavga Osmanlı&#8217;yı da yıpratır, lâkin Bizans iyiden iyiye usanır. Açıktan açığa &#8220;öldükten sonra vuruşmanın manası ne?&#8221; der, dövüşü bırakırlar. Vurguncular fiyatlar biraz daha yükselsin diye buğday saklar, bulanık suyu bile altınla satarlar. İmparator gayretli ama acizdir. Konstantin son kez kalabalığı toplar ve onlara çok duygulu bir konuşma yapar. Doğrusu şu ki Rumlar etkilenir, &#8220;ölümüne savaş&#8221; kararı alırlar. Fatih son bir kez daha teslim çağrısı yapar ki bu dinimizin gereğidir. İmparatora Mora Despotluğunu teklif eder. Hazineleriyle çıkmasına izin vereceğini söyler. Konstantin &#8220;Buna yetkim yok&#8221; der, &#8220;ölmeye hazırım!&#8221;</p>
<p><strong>ZOR GÜNLER</strong><br />
Bu arada Macar elçisi gelir ve kuşatmanın derhal kaldırılmasını ister. Gerginlik sürerken silah ve erzak dolu 4 büyük kalyon Haliç&#8217;e girer. Yaygın kanaat bunların öncü oldukları hakkındadır. Güya yüzlerce parçalık haçlı donanması Eğriboz ile Sakız aralarında bir yerlerdedir. Bozguncular seslerini yükseltirler. &#8220;Be hey tıfıl. Yıldırım gibi bir cengaverin bile gücü yetmedi, İstanbul&#8217;u almak sana mı kaldı?&#8221; fısıltıları ordugâhı sarar. &#8220;Eğlence arayan şımarık çocuk&#8221; benzetmesi Fatih&#8217;i çok yaralar. Yemekten içmekten kesilir ve sabahlara kadar ağlar. Yastığı sırılsıklamdır. 50 gündür uykuya hasrettir ve gözleri kan çanağını andırır. Öyle ya fidan fidan yiğitler toprağa düşerken nasıl uyunur? Vebal tokmak olur beynine vurur. Tırnaklarıyla yola yola yüzünü kanatır. Artık dayanacak takadı kalmamıştır. Ancak Zağanos Paşa bir serhat kurdudur, söylentilere güler geçer. Batı dünyasının içinde bulunduğu durumu iyi bilir ve &#8220;Sen işine bak sultanım&#8221; der, &#8220;şu anda yardım filan gelemez&#8221;. Akşemseddin Hazretleri ise &#8220;İstişare et karar ver ve asla dönme&#8221; hadisini şerifini hatırlatarak ondan güçlü olmasını ister. Büyük veli rahat ve rahatlatıcıdır. Israrla 29 mayıs gecesini işaret eder ki, zamanın kutbu (Ubeydullah-ı Ahrar) onlarladır. Fatih tellalları çağırtır ve &#8220;29 mayısta hücum var&#8221; diye bağırtır, ganimeti serbest bırakır. Surlara ilk çıkana rütbeler vaad eder. Ordunun morali yükselir. Planlar son kez gözden geçirilir. Buna göre Hamza bey denizden surlara yaklaşacak, muhafızları yerinde tutacaktır. Zağanos Paşa Haliç köprüsünden saldıracaktır. Ama şehre Bayrampaşa cihetinden girilecektir.</p>
<p><strong>SURLARIN DİŞLERİ SÖKÜLÜR</strong><br />
O gece surlar biteviye hırpalanır. Düşmana nefes aldırılmaz. Osmanlı ordusundaki Hıristiyanlar hücum gününü okların ucuna bağladıkları mektuplarla kaledekilere duyurmuş olmalıdır. Şehirden kaçışlar başlar ki, Fatih&#8217;in istediği de budur. Bayrampaşa vadisinde üç yüz metre büyüklüğünde bir gedik açılır. Ancak burası binlerle muhafızla korunur. O gece Marmara kıyılarından Galata sırtlarına mum donanması yapılır. Şehir, ışıktan bir çember içine alınır. Sahrayı kös sesleri sarar. Bunlar infaz bekleyen mahkumları çıldırtan saat tıktıklarını andırır. Topçu ateşi gitgide hızlanır, surlar hallaç gibi atılır. Gece 1.30 civarında mücahidler &#8220;Ya Allah!&#8221; der, surlara yürürler. Önce gençler ve tarikat gönüllüleri hücuma geçer. Merdivenleri dayar, maniaları yıkarlar. Bunların çoğu şehadet şerbetini içer, ardından tecrübeli Anadolu askerleri gelir ve surlarda tutunmayı başarırlar. Ulubatlı Hasan ve arkadaşları basamak olur, diğerlerine yol açarlar. Ancak iki saat süren kanlı mücadeleden sonra ilerleyemez olurlar. Kiliselerin çanları acı acı çalar, halk taş yağdırmaya başlar. Şimdi bütün Bizans buradadır. İşte tam o esnada yeniçeriler görünür ve gırtlak gırtlağa bir kavga başlar. Türkler o kadar çok ok atarlar ki gökyüzünü kararır. Nitekim bu oklardan biri komutan Jüstüniani&#8217;yi devirir. Kan görünce ölüm korkusuna kapılan genç komutan kendisini gemisine götürmelerini ister. İmparator adeta yalvarır &#8220;N&#8217;olur yapma kaptan&#8221; der, &#8220;Şu kadarcık yaradan kimse ölmez, yoksa dağılırız&#8221; Onun kaçar gibi uzaklaşması Hıristiyan saflarında panik başlatır. Sultan Mehmet birlikleri sürekli değiştirir, dinlenmiş askerlerle cepheyi destekler. Derken iki rekat namaz kılar ve erlerinin arasına katılır. Artık Bizans&#8217;ın dayanacak takatı kalmamıştır. Çözülme başlar. Halk panik içinde kaçışır, kiliselere sığınır. Fatih düşmanın merdini sever. İmparatora kahraman muamelesi yapacaktır ama öldüğünü duyar. Buna çok üzülür. Doğrusu şu ki Kral er gibi dövüşür ve askerce ölür.</p>
<p><strong><img src="http://www.osmanlilar.gen.tr/resim/fatih_istanbula_giris.jpg" alt="" width="300" height="379" align="left" hspace="10" vspace="10" />AYASOFYA&#8217;YA </strong><br />
Topkapı&#8217;yı baltalarla parçalayan kapıkulu askerleri öteki birliklerle birleşirler, Önce Edirnekapı&#8217;daki, sonra Mevlanakapı&#8217;daki direnişi kırarlar. Zağanos Paşa köprüden geçer, hücuma kalkar. Haliç&#8217;teki denizcilerimiz Fener sahillerine çıkarma yaparlar. Cebe Ali Bey komutasındaki leventler surları kolay aşarlar. İşte o semte bu yüzden Cebe Ali (Cibali) derler. Hamza Bey&#8217;in denizciler ise Samatya mevkiinde surlara tırmanırlar. Dört bir yandan şehre girip Aksaray civarında buluşurlar ve Ayasofya&#8217;ya yürürler. Sur içinde dikkate değer bir direnişle karşılaşılmaz ve Fatih şehre girer. Halk böylesine genç bir sultanla karşılaşmayı beklemiyor olmalıdır. Akşemseddin Hazretlerine hürmet ederler. Büyük Veli sultanı işaret eder. Fatih &#8220;Evet&#8221; der &#8220;Sultan benim, ama fatih odur!&#8221; Sultan Mehmet Ayasofya&#8217;ya gelir. Patriğe &#8220;Ayağa kalk!&#8221; der, ahaliye hayatları ve hürriyetleri hakkında garanti verir.</p>
<p><strong>İLK EZAN </strong><br />
Öğle vakti girmiştir. Yanık sesli bir müezzin mahfile çıkar. Yanık ve çoşkulu bir Kahire aksanı ile ezan-ı Muhammedi okur ki kubbe çın çın çınlar. İşte bu ses bütün yorgunluğa değer. Fatih Ayasofya&#8217;nın camiye çevrilmesini emreder. Onu vakıflaştırır ve &#8220;ayakta durduğu müddetçe cami kalmasını&#8221; vasiyet eder. Fethin akabinde büyük şölenler verilir. Üçüncü günden sonra askerin ortalıkta dolaşması yasaklanır. Fatih halkın kendi inançları doğrultusunda yaşayabileceklerini duyurur. Saklananlar ortaya çıkar. Hayat eskisi gibi akar.Fatih galiplerle mağlupların bir arada yaşamalarını ister. Rumları çağırıp yeni bir patrik seçmelerini emreder. Yeni Patrik Kurtesios Skalorios&#8217;u yemeğe çağırır. Asasını ve tacını eline verir. Dahası kapıya kadar uğurlar. Fatih Ortodoks kilisesinden vergi almaz. Bunlar nikah, defin ve veraset işlerini kendi aralarında yürütecekler, açıkça ibadet edebileceklerdir. Fetih esnasında camiye çevrilenler hariç, kiliseleri onlara kalacaktır. İstanbul&#8217;un fethi ile katolikler büyük bir yara alır. Papaların tesiri azalır. O günden sonra bir daha haçlı seferi düzenleyemezler. Artık Ortodoksların da bağımsız Kiliselerini vardır ve Hıristiyan dünyasındaki birleşme ümitleri suya düşer. Papalar doğulu Hıristiyanları kullanamaz olurlar.</p>
<p><strong>YENİ BİR ÇAĞ</strong><br />
Feth-i Mübin&#8217;in ardından dünya değişir. Avrupalı krallar topu kullanmayı öğrenir ve derebeylerini yıkarlar. Merkezi yönetimler güç kazanırlar. Haritalar çabuk değişir, ama artık daha kalıcıdır. Avrupa&#8217;da Kilise baskısı azalır, hurafe devri biter. Hadiseler ilmin ışığında daha net görülür. Şimdi Müslümanlardan aldıkları temel üzerine yeni bir şeyler bina etmenin zamanı gelmiştir. Hasılı Rönesans İstanbul&#8217;un fethi ile başlar.<br />
Ticaret yolları Müslümanların eline geçince, Avrupalılar yeni yollar (sömürgeler) ararlar. İslâm âlimlerinden dünyanın yuvarlak olduğunu, gemicilerimizden pusula kullanmayı öğrenirler. Şimdi tek iş kalır: Okyanuslara açılmak. Venediklilerin, Cenevizlilerin Karadeniz kıyılarındaki kolonileri sona erer. Asırlarca doğu ticaretini ellerinde tutan İtalyanlar&#8217;ın saltanatı biter. Türklere büyük bir güven gelir, batılılar uzun yıllar Osmanlı&#8217;nın önüne çıkmazlar. Müslümanlar Rum da olsa sanatkârın değerini bilirler. Onlara ummadıkları imkanlar açarlar ki, İstanbul bir kültür ve medeniyet merkezi olur. Türk denizcileri Haliç ve Kadırga&#8217;daki tersanelerde büyük gemiler yaparlar. Karadeniz ve Akdeniz Türk gölü olmaya başlar. İstanbul yaşadığı Latin istilasından beri perişan ve bakımsızdır. Fatih önce surları ve civar kaleleri onarır. Liman ağzının karşısına gelen Döküntütaş&#8217;a Kızkulesi&#8217;ni yaptırır ve toplar koydurur. Rumeli ve Anadolu&#8217;dan 5 bin aileyi şehre getirir ki bunlara ücretsiz yer verilir. Fatih şehre 1500 yeniçeri bırakır ve Edirne&#8217;ye çekilir. Zira Tekfur Sarayı bir konaktan çok, manastırı andırır ve Sultan İstanbul&#8217;un karanlık ve kasvetli sokaklarına alışamamıştır. Şimdi şehre yeni bir çehre çizmenin zamanıdır.<br />
Siluetinde minareler olan bir çehre&#8230;</p>
<p><strong>HİLALLİ KUBBELER</strong><br />
Fatih İstanbul&#8217;da çok eser kazandırır. Ancak en bilinenleri adına yaptırdığı külliye ile Topkapı sarayıdır. Onun kafasındaki saray, yönetim mekanizmasının tam ortasında olmalıdır. İşte bu yüzden Topkapı, meclis, maliye ve genelkurmaydır. Hem belediye, hem hazine, hem de saraydır. Başbakanlıktır, danıştaydır, sayıştaydır. Mescittir, mahkemedir, cephanedir. Camidir, okuldur, kütüphanedir. Hamamları, aşhaneleri, fırınları, çeşmeleri, iskeleleri, merasim alanları ve ahırları ile küçük bir şehri andırır.<br />
Hepsi bir yana dünya buradan yönetilir, âleme nizam verilir.</p>
<p><strong>FETİH HİKÂYELERİ</strong></p>
<p><strong>Şehid oğlu şehid<br />
Ulubatlı Hasan</strong></p>
<p><em>Delikanlım, işaret aldığın gün atandan,<br />
Yürüyeceksin&#8230; Millet yürüyecek arkandan!<br />
Sana selâm getirdim Ulubatlı Hasan&#8217;dan&#8230;<br />
Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın,<br />
Fatih&#8217;in İstanbul&#8217;u fethettiği yaştasın! </em><br />
<strong>Arif Nihat Asya</strong></p>
<p>Mevzu nedir bilinmez ama II. Murad Han o güne kadar yapmadığını yapar, bir anda talimgâhta biter ve &#8220;yiğitlerim&#8221; der, &#8220;mühim bir vazife var. Bu işi kim yapar?&#8221; Askerlerin hepsi de &#8220;sağına soluna bakmadan&#8221; bir adım öne çıkar, &#8220;ben&#8221; derken hançerelerini yırtarlar. Sultan sakalını sıvazlar mütereddit bir ifadeyle &#8220;ama&#8221; der, &#8220;gidip de dönmemek, dönüp de görmemek var.&#8221; Levendler bu güç görevin şehadete neticelenebileceğini anlarlar. Lakîn zerre kadar tereddüt etmeden bir adım daha atar ve gönüllü olduklarını haykırırlar. Murad Han bakar olmayacak, kendisi seçmeye kalkar. Yanıbaşındaki uzun boylu, geniş omuzlu, gür bıyıklı, ateş gözlü yiğide döner &#8220;mesela sen&#8221; der, &#8220;bu işe ne dersin?&#8221; -Bu büyük bir şeref, beni seçtiğiniz için dua ederim. Sultan askerini kenara çeker. Elini dostça omuzuna koyar ve &#8220;peki benden istediğin bir şey yok mu&#8221; diye sorar.<br />
Yiğit, başını öne eğer. Sultan &#8220;söyle&#8221; der.<br />
-Devletlü Efendim, benim Bursa Karacabey&#8217;de, Ulubat gölü kıyılarında yaşıyan bir hatunum, bir oğulcağızım var. Hani diyorum ki Hasan&#8217;ım da okusa, devlete millete hayrı dokunsa&#8230;<br />
Asker cümlesini tamamlayamaz, Murad Han &#8220;sen gönlünü ferah tut&#8221; diye fısıldar, &#8220;bundan böyle hanımın kızımdır, sultan kızı gibi kollanacak. Oğlunu Bursa&#8217;nın en gözde alimleri okutacak. Var git şimdi, sana görevini anlatsınlar.&#8221;<br />
Levend&#8217;in yüzünde sımsıcak bir tebessüm belirir, &#8221; ferman padişahımındır&#8221; der, diz kırar.<br />
Genç askerin adeta kuşları uçar, lâkin sultanın kuşcağız omzuna beş batman yük bırakırlar.</p>
<p><strong>Ah o vasiyyet</strong><br />
Beklenen olur, bir kaç hafta sonra ateş gözlü yiğidin ölüm haberini ulaştırırlar. Sultan Murad&#8217;ın kolu kanadı kırılır, derhal adamlarını Ulubat&#8217;a yollar, yanlarına para ve erzak katar. Gelgelelim kadıncağızın izini nişanesini bulamazlar. Ararlar, tararlar, sorarlar nafile&#8230; Vali, kadı, subaşı. Hepsi de &#8220;maalesef&#8221; der ellerini çaresizlikle iki yana açarlar. Murat Han fevkalade müteesir olur, artık Ulubatlı&#8217;yla yatar, Ulubatlı&#8217;yla kalkar. Geceleri uykuyu dağıtır, gündüzleri uçan kuştan haber sorar. Bir ömür azap içinde geçer, ölümü yaklaştığında oğlu Mehmed&#8217;i (Fatih) çağırır, &#8220;vasiyetim olsun, Ulubatlı Hasan&#8217;ı bul, ona sahip çık&#8221; diye fısıldar, &#8220;yoksa baban rahat yatamaz!&#8221; Sultan Mehmed arar, sorar ama ne mümkün. Lâkin vasiyyeti unutmaz, hadiseyi zihninin bir köşesine yazar.</p>
<p><strong>Kimdir bu bre!</strong><br />
İstanbul kolay bir şehir değildir. Surları güçlü, askeri eğitimlidir. Önde hareketli birlikler, arkada alçak mazgallar, derken yedi metre derinliğinde bir hendek ve devasa surlar. Arada bir boşluk sonra bir daha surlar&#8230; Düştüğü yeri yakan Rum ateşi, misket atan toplar, yağ fıkırdayan kazanlar, oklar, taşlar, mızraklar&#8230; Kuşatma 50&#8242;inci gününü doldururken henüz dişe dokunur bir ilerleme sağlanamaz. O gün savaş yine kızışır. Yorgun ve yaralı askerler geri çekilirken ellerinde iri pala ve küçük kalkanları olan otuz kadar gönüllü surlara atılırlar. Görünüşleri dervişvaridir ancak yeniçerilerden iyi vuruşur, adeta düz duvara tırmanırlar. Göz açıp kapayıncaya kadar bir burcu ele geçirir, Rumları dağıtırlar. İçlerinden biri göstere göstere sancağı dalgalandırır ve adeta temreni taşa çakar. Nazlı hilali gören askerlerin maneviyatı nasıl artar anlatılamaz . Bir tekbir&#8230; Bir uğultu&#8230; Bir anda surlar sallanmaya başlar. Evet feth görünmeli olmuştur ama üç hilali burçlara çeken yiğidi ok yağmuruna tutarlar. Şimdi ne alâkası varsa babasının vasiyyeti gong olur Fatihin beyninde çınlar. Söz konusu birliğin komutanını çağırıp sorar: &#8220;A bre kimdir bu yiğit?&#8221;<br />
- Ona Hasan derler sultanım, kendi halinde sessiz sedasız bir civandır.<br />
- Neredendir bre?<br />
- Bursa taraflarındandır.<br />
- Sakın Ulubatlı olmasın<br />
- Beli sultanım ama siz onu nerden bilirsiniz?</p>
<p><strong>Şahlık ne ki?</strong><br />
Fatih &#8220;seni geç buldum Hasanım&#8221; diye mırıldanır, &#8220;umarım kavuşmak, konuşmak nasip olur.&#8221; Lâkin olmaz! Derviş Hasan belki otuza yakın isabet alır ve Sultanın gözü önünde şehadet şerbetini yudumlar. Fatih&#8217;in yüreciği cızz eder, burnunun direği sızlar. Bir yumruk gelip boğazına dayanır, bir ateş bağrını yakar. Ah bir padişah olmasa, şöyle çekilse kuytulara, doya doya hıçkırsa&#8230; Sahi sultanlar niye ağlayamazlar? Neden hep duygularını saklamak zorundadırlar? Ulubatlı ile birlikte surlara tırmanan dervişlerden 18&#8242;i şehid olur, kalanlar canları pahasına sancağı korurlar. Surlar yıkılır, kapılar açılır ama Fatih şehre girmeden Ulubatlı&#8217;nın naaşına koşar. Mübarek çocuğun ağzından inceden bir kan sızmakta, ortalık gül kokmaktadır. Sultan genç şehidin başını dizine koyar, saçlarını okşarken &#8220;ah be Hasan&#8221; diye mırıldanır &#8220;seni ne kadar aradık bilemezsin. İnşallah baban bizden davacı olmaz.&#8221; Şehidin yüzünde hayal meyal bir tebessüm belirir, belli ki nimetler içindedir. Kuralın da bu kadarı fazladır hani, Fatih bu kez gözyaşlarını tutmaz, koyverir yoluna, sarsıla sarsıla ağlar. Neden sonra yanındakilere döner ve &#8220;padişahlık da ne ki&#8221; diye fısıldar, <strong>&#8220;şah ona derim ki Ulubatlı gibi ola!&#8221;</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<br />Filed under: <a href='http://tarihikayeler.wordpress.com/category/devlet/'>Devlet</a>, <a href='http://tarihikayeler.wordpress.com/category/ilkler/'>ilkler</a>, <a href='http://tarihikayeler.wordpress.com/category/osmanli/'>osmanlı</a>, <a href='http://tarihikayeler.wordpress.com/category/padisahlar/'>Padişahlar</a>, <a href='http://tarihikayeler.wordpress.com/category/yasam/'>Yaşam</a>  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/tarihikayeler.wordpress.com/444/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/tarihikayeler.wordpress.com/444/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/tarihikayeler.wordpress.com/444/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/tarihikayeler.wordpress.com/444/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/tarihikayeler.wordpress.com/444/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/tarihikayeler.wordpress.com/444/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/tarihikayeler.wordpress.com/444/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/tarihikayeler.wordpress.com/444/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/tarihikayeler.wordpress.com/444/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/tarihikayeler.wordpress.com/444/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/tarihikayeler.wordpress.com/444/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/tarihikayeler.wordpress.com/444/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/tarihikayeler.wordpress.com/444/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/tarihikayeler.wordpress.com/444/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=tarihikayeler.wordpress.com&amp;blog=4040815&amp;post=444&amp;subd=tarihikayeler&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihikayeler.wordpress.com/2011/05/30/istanbul-un-fetih-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="" medium="image">
			<media:title type="html">Codeluu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://tarihikayeler.files.wordpress.com/2011/05/edirne_kusatma_zonaro.jpg?w=300" medium="image">
			<media:title type="html">edirne_kusatma_zonaro</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://www.osmanlilar.gen.tr/resim/fatih_istanbula_giris.jpg" medium="image" />
	</item>
		<item>
		<title>Atatürk Dönemi Ekonomi Politikaları</title>
		<link>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/11/ataturk-donemi-ekonomi-politikalari/</link>
		<comments>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/11/ataturk-donemi-ekonomi-politikalari/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 11 Nov 2009 09:56:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yasaklı Elma</dc:creator>
				<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Belge]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihikayeler.wordpress.com/?p=434</guid>
		<description><![CDATA[Avrupa’nın hasta adam olarak nitelendirdiği, özellikle ekonomik alanda çökmüş olan Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazından Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde siyasi bağımsızlığını kazanmış Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur. Atatürk’ün “ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlığın da olmayacağı” düşüncesi ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti iktisadi hayatta hızlı atılımlar yapmaya başlamıştır. İzmir İktisat Kongresinde alınan kararlar paralelinde 1923–1929 döneminde kısmi bir liberal dönem [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=tarihikayeler.wordpress.com&amp;blog=4040815&amp;post=434&amp;subd=tarihikayeler&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Avrupa’nın hasta adam olarak nitelendirdiği, özellikle ekonomik alanda çökmüş olan Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazından Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde siyasi bağımsızlığını kazanmış Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur. Atatürk’ün “ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlığın da olmayacağı” düşüncesi ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti iktisadi hayatta hızlı atılımlar yapmaya başlamıştır. İzmir İktisat Kongresinde alınan kararlar paralelinde 1923–1929 döneminde kısmi bir liberal dönem yaşanmış fakat gerek 1929 yılında bütün dünyayı etkileyen Büyük Buhran’ın etkisiyle gerekse sermaye ve girişimcilik etersizliğiyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti devletçilik politikası izlemeye aşlamıştır. Çalışmada Atatürk dönemi ekonomi politikası 1923–1929 ve 1929–1938 olmak üzere iki dönemde incelenmiş ve bu dönemdeki politikalar analiz edilmiştir.</span></span></span></div>
</blockquote>
<p><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><em>Sosyal Bilimler Dergisi,</em> </span></span><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><em>“Economic Policies of Atatürk’s Period” </em></span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;"><em>Özer ÖZÇELİK, Güner TUNCER<span id="more-434"></span></em></span></span></span></p>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında katılmış olduğu savaşlar neticesinde Osmanlı Devleti ekonomik anlamda güçsüz bir konumdaydı. Girmiş olduğu savaşların finansmanında iç kaynakları yetersiz kalmış ve yüksek oranda borçlanmaya gidilmiştir. Yıllarca süren bu savaşlar sonrası; ülkede birçok iş sahası kapanmış, üretken erkek nüfusu azalmış, göçler nedeniyle de işsizlik büyük boyutlara ulaşmıştır. Var olan kaynakların büyük ölçüde ordunun hizmetine sunulması, bu kaynakların tükenmesine sebep olmuştur (Coşkun, 2003: 72). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">1915 yılında İstanbul ve Anadolu’da büyük işletme sayılan 585 işyerinde yapılan inceleme sonucunda 30.000 sanayi işçisinin çalıştığı görülmektedir. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu ekonomik anlamda kendi kendine yetebilmekten uzak kalmıştır. Çünkü sanayi kuruluşlarının kapasitesi küçük, işçi sayısı az ve üretilen ürünlerin kalitesi de düşüktür (Semiz, 1996: 12-13). Böyle bir ortamda başlayan ve dört yıl süren Kurtuluş Savaşında da ülkenin beşeri ve fiziki kaynakları sonuna kadar kullanılmış, Cumhuriyetin ilanından sonra her işin devletten beklendiği uzun ve zor bir dönem başlamıştır. Devlet bir taraftan okul, hastane, yol yaparak ülkeyi yeniden inşa etmeyi; diğer taraftan da şekeri, çimentoyu üretecek fabrikalar kurmayı planlamaktaydı.1920’li yıllarda ülkenin bulunduğu bu olumsuz durumda dahi egemen olan iktisadi düşünce, piyasa mekanizması esas alınarak, sermaye birikiminin özel sektör aracılığıyla gerçekleştirilmesi yönündeydi. </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">1923 yılında İzmir İktisat Kongresi’nde özel sektör ağırlıklı ve piyasa ekonomisine yönelik bir iktisadi kalkınma modelinde karar kılınmıştır (Çarıkcı, 1998: 3244). </span></span></span></p>
<p><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">Bu çalışmada, cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk’ün iktisat politikası 1923–1929 yılları arası ve 1929–1938 yılları arası olmak üzere iki alt bölümde incelenecektir: </span></span></span></p>
<ol>
<li>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Planlı Dönem Öncesi: 1923–1929 Yılları Arası Kısmi Liberal Dönem </span></span></span></div>
</li>
<li>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Planlı Dönem: 1929–1938 Yılları Arası Devletçilik Politikası </span></span></span></div>
</li>
</ol>
<p><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;"><strong>1. Planlı Dönem Öncesi: 1923–1929 Yılları Arası Kısmi Liberal Dönem </strong></span></span></span></p>
<p><span style="color:black;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;">Atatürk’ün ekonomi politikası Türk Milleti’nin çağdaş uygarlık seviyesine ulaştırılması hedefine yöneliktir. Geçimini ilkel yöntemlerle tarımdan sağlamaya çalışan yoksul ve eğitimsiz bir toplum, yerli ürünler yerine ithal mallarını korumayı amaç edinen bir gümrük rejimi, demir ve deniz yolları gibi en önemli sektörlere hâkim yabancı şirketlerin ülkeyi terk etmeleri, daha da önemlisi devleti zor durumda bırakan Düyun-u Umumiye nedeniyle bütün ticari faaliyetleri büyük ölçüde durmuş bir ülke durumundaki Türkiye’de her şeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu. Tüm bu problemlerin çözümlenebilmesi ve yeni kurulacak olan devletin ekonomi politikasına yön verecek önlemlerin belirlenmesi için 1923’te İzmir İktisat </span><span style="font-size:small;">Kongresi (bak. </span></span><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;">İzmir İktisat Kongresi</span></span><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;">) düzenlenmiştir (Karataş, 1998: 3318). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">1923’ten 1929’a kadar geçen sürede siyasi, hukuki ve sosyal alanlarda ortaya çıkan önemli gelişmeler, ekonomi politikalarının acil önlemler içerecek biçimde şekillendirilmesini gerekli kılmıştır. Bu anlamda İzmir İktisat Kongresi’nin Cumhuriyetin ilk yıllarındaki politikaların belirlenmesinde özel bir önemi vardır (Oğuz ve Bayar, 2003: 5). </span></span></span></p>
<p><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;"><strong>1.1. İzmir İktisat Kongresi </strong></span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Kurtuluş Savaşından sonra İstanbullu Türk tüccarlar Milli Türk Ticaret Birliği’ni kurdular. Birliğin kuruluş amacı; yabancı ekonomilerle, dış ekonomik ilişkileri sürdüren azınlıkların tasfiyesiyle meydana gelen boşluğu doldurmaktı. Milli Türk Ticaret Birliği, Ocak 1923’te Ticaret-i Hariciye Kongresi düzenlemeye karar verdi. Bu arada Ankara Hükümeti bir yandan Lozan’da karşılaşılan zorlukları Türk ve dünya kamuoyuna duyurmak, diğer taraftan ekonominin çeşitli sorunlarını tartışmak üzere İzmir İktisat Kongresi hazırlıkları içerisindeydi. Milli Türk Ticaret Birliği’nin de katıldığı İzmir İktisat Kongresi 17 Şubat – 4 Mart 1923 tarihleri arasında toplandı. İzmir İktisat Kongresi’ne çiftçi, tüccar, sanayici ve işçi temsilcilerinden oluşan toplam 1135 temsilci katılmıştır (Parasız, 1998: 3). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi’nin toplanma amacı, savaştan yorgun çıkmış olan iktisadi faktörlerin ve birimlerin birbirlerini tanımalarını sağlamak, onların ihtiyaçlarını tespit etmek, iktisadi konular üzerine dikkatleri çekmek ve iktisat politikalarını da bu sonuçlara göre belirleme isteğidir (Gökçen, 1998: 3256). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Ülkedeki ekonomik yapılanmanın, uygulanacak iktisat politikasının yönünü belirleyen bir “Misak-ı İktisadi” belirlenmiştir. Bu Misak-ı İktisadi; yurt içi sanayi kurmayı ve geliştirmeyi amaçlayan, özel girişime öncelik veren ve mülkiyet haklarına saygılı bir ekonomik sistemi oluşturmayı amaç edinmiştir (Sabır, 2003: 80). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Kongrede alınan kararlar, “Misak-ı İktisadi” ve “Çiftçi, Tüccar, Sanayici ve İşçi Gruplarına İlişkin Esaslar” olarak adlandırılan iki bölümde toplanmıştır. </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">İlk bölüme giren kararlardan bir bölümü şunlardır (Yavi, 2001: 282-283): </span></span></span></div>
<blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Yerli üretimin geliştirilmesine çalışılacaktır.</span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">• Lüks ithalattan kaçınılacaktır.</span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">• Ekonomik gelişmeye katkısı olmak koşuluyla yabancı sermayeye izin verilecektir. </span></span></span></div>
</blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">İkinci bölümde yer alan bazı kararlar ise şunlardır (Parasız, 1998: 3; Yavi, 2001: 283): </span></span></span></div>
<blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Reji idaresi ve yönetimi kaldırılacaktır.</span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">• Tütün tarımı ve ticareti serbest olacaktır, ihraç edilen tütünün işlenmiş olması gerekmektedir ve vergileri tüketiciden alınacaktır.</span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">• Aşar kaldırılacak, yerine uygun bir vergi konulacaktır.</span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">• Temettü vergisi gelir vergisine dönüştürülecektir.</span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">• İç gümrükler kaldırılacak, koruyucu gümrük tarifeleri kabul edilecektir.</span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">• Ziraat Bankası yeniden düzenlenecektir.</span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">• Sanayicilere kredi vermek üzere bir Sanayi Bankası kurulacaktır.</span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">• Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun günün ihtiyaçlarını karşılar hale getirilmesi ve beş yıl sonra 25 yıl süreyle uzatılması sağlanacaktır.</span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">• Türk limanlarında kabotaj hakkı sağlanması ve demiryolu, limanlar ile diğer ulaşım altyapısı geliştirilecektir.</span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">• İşçilerin çalışma saatleri düzenlenecek ve 18 yaşından küçükler çalıştırılmayacak, haftada 1 gün çalışanlara tatil imkânı verilecektir.</span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">• “Amele” kavramı yerine “İşçi” kavramı kullanılacaktır.</span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">• Tüm işgücüne sendika hakkı tanınacaktır. </span></span></span></div>
</blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Atatürk, İzmir İktisat Kongresi kararları doğrultusunda, ekonomiye faydalı olabilecek özel sermayenin girmesine ilke olarak izin verileceğini belirtmiştir. Ancak, o dönemde dünyada gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere yönelik sermaye akımı sınırlı düzeydeydi. Bu nedenle Türkiye’ye yabancı sermaye girişi olmamıştır (Hiç, 1998: 3286). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Yukarıda özetlenen, iktisadi envanter ve ana iktisadi hedeflerin ışığında izlenecek iktisat politikaları ve stratejileri belirlenmiştir. Öncelikli hedef; sanayileşme başta olmak üzere, tarım ve hizmetler sektörünün geliştirilmesidir. </span></span></span></p>
<p><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;"><strong>1.2. Lozan Antlaşmasının İktisadi Hükümleri </strong></span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Türkiye için 1923–1929 döneminin iktisadi gelişmesinin en belirgin iki yapı taşı, Lozan Antlaşması ve dönemin sonlarında patlak veren Büyük Dünya Buhranıdır. </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Uzun bir pazarlık döneminden sonra imzalanan Lozan Antlaşması ile Türkiye sadece siyasi olarak değil ekonomik olarak da etkilenmiştir. Lozan Antlaşması ile ülkede ağır iktisadi etkileri bulunan kapitülasyonlar kaldırılmıştır. Kapitülasyonların kaldırılması büyük bir başarı olarak görünmesine rağmen bu antlaşma ile Osmanlı borçlarının büyük bir bölümü Türkiye Cumhuriyeti tarafından devralınmıştır. Lozan’ın öngördüğü sınırlar dikkate alınarak Osmanlı borcu, Türkiye Cumhuriyeti ile imparatorluğun topraklarını paylaşan diğer devletlerarasında dağıtılmıştır (Boratav, 1998: 32). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Ancak borç paylaşımı konusunda devletlerarasında çıkan anlaşmazlıklar yüzünden Türkiye ile alacaklılar arasındaki antlaşma 13 Haziran 1928’de imzalanmıştır. Türkiye, Osmanlı’nın 161 milyon altın liralık borcunun 107 milyon altın liralık kısmını ödemeyi taahhüt etmiştir (Aksu, 2006: 122). </span></span></span><br />
<span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;">Osmanlı borçları ve savaş tazminatları gibi hükümler; zaten yetersiz olan yatırım kaynaklarını emerken diğer yandan da, gümrük vergileri ile ilgili madde bağımsız bir dış ticareti imkânsız kılıyordu. Lozan </span></span><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;">Antlaşması’na ek olarak imzalanan Ticaret Sözleşmesi ise beş yıl süre ile Türkiye’nin uygulayacağı iktisat politikalarını dondurmakta ve bazı istisnalar dışında ithalat ve ihracat yasaklarının kaldırılmasını ve yerine yenilerinin konmamasını, gümrük tarifelerinin ise beş yıl süre ile değişmemesini öngörmekteydi (Boratav, 1998: 32). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Antlaşmaya göre Türkiye; İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya’dan ithal edilecek mallardaki gümrük tarifelerini 1916 Osmanlı tarifeleri düzeyinde tutmaya mecbur ediliyordu. Lozan’da saptanan gümrük tarifesi milli ekonomiye yaklaşık yüzde 13’lük bir koruma derecesi sağlamıştır. (Beyarslan, 1982: 35). </span></span></span></p>
<p><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;"><strong>1.3. 1923–1929 Dönemi Türkiye Ekonomisinin Durumu</strong></span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Bu dönem içerisinde devlet, direkt olarak ekonomik yatırımlara girmemekle beraber çeşitli yasal ve kurumsal düzenlemelerle özel sektörü yatırım yapmaya yöneltmeye çalışmıştır. 1923’te Cumhuriyeti ilan eden siyasi kadro ekonomik yatırımlar için özel sektörün imkânlarının kısıtlı olduğunun bilincindeydi. Bu sebeple genel menfaatleri ilgilendiren noktalarda devlet ekonomiye iştirak etmek zorunda kalmıştır. 1923–1929 döneminde ekonomik yapı ve kurumlar, İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlar doğrultusunda oluşturulmaya çalışılmıştır. </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">İzmir İktisat Kongresi’nde benimsenmiş olan esaslara koşut olarak kongreyi izleyen yıllarda Türk ticari ve sanayi hayatını finanse edecek bazı bankaların kurulduğu gözlenmiştir. Bu bankalar Türkiye İş Bankası, Türkiye Sınaî ve Maadin Bankası, Türkiye Sanayi Kredi Bankası, Emlak ve Eytam Bankası, yeniden düzenlenmiş Ziraat Bankası ve T.C. Merkez Bankası’dır. </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Bu dönemde bankacılık alanındaki en ilginç gelişmelerden birisi de çok sayıda mahalli bankanın kurulmuş olmasıdır. Belirlenebildiği kadarıyla 29 adet mahalli banka faaliyette bulunmuştur. Cumhuriyetin ilk yıllarında ülkenin ulusal gelirinde dış ticaretin oldukça büyük pay alması, dışa açık bir ekonomi politikasının güdülmesi altı adet yabancı bankanın faaliyete geçmesine sebep olmuştur (Paçacı, 1998: 3400). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Bu dönemde, Osmanlı İmparatorluğu’ndan intikal eden vergiler düzenlenmeye çalışılmıştır. Osmanlı’dan devralınan vergilerin içinde bulunan temettü ve harp vergisi 1926 yılında kaldırılmıştır. Yine Cumhuriyete devreden ve gelir üzerinden alınan vergilerin en önemlilerinden biri olan Aşar vergisi de 1925 yılında yürürlükten kaldırılmıştır (Korkmaz, 1998: 3414). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Bu antlaşma gereği borç 99 yılda ödenecekti ancak bütün borçların ödenmesi taahhüt edilen süreden önce 1954 yılında bitirilmiştir (Afyoncu, 2001: 20). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Aşar vergisinin kaldırılmasından doğan kayıpları telafi etmek ve devlet gelirlerini arttırmak için Osmanlıdan kalan bazı tekellerin millileştirilmesine gidilmiş ve bu uygulama en çok ispirto, kibrit, şeker gibi sanayi ürünlerinin üzerinde yoğunlaşılmıştır (Kal’a, 1998: 3307). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">1915 yılında sayıları 22’yi bulan ve Osmanlı döneminde devlete ait olan bu tekeller 1925 yılında kurulan Sanayi ve Maadin Bankası tarafından devralınmıştır (Aktan, 1998: 34). </span></span></span><br />
<span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;">Devletin bu dönemdeki ekonomik faaliyetlerinden bir diğeri de ulaştırma alanında olmuştur. Ulaşım ağının kurulması ekonomik ve askeri açıdan çok önemliydi. Osmanlı döneminde yabancı şirketlerin denetiminde bulunan demiryolları, 1924 yılında Anadolu demiryollarının devletleştirilmesi hakkındaki kanun kabul edilerek demiryolları devletleştirilmiş diğer taraftan da yeni demiryollarının yapımına önem verilmiştir. Demiryollarının yapımı ve işletilmesi için kurulan Nafia vekâletine bağlı müdürlükler 1927’de birleştirilerek Devlet Demiryolları ve Limanları İdare-i Umumiyesi kurulmuştur. Ulaştırma alanında yapılan diğer bir atılım da denizcilik sektöründedir. Osmanlı devleti döneminde birçok limanın işletilmesi yabancıların elindeydi. 1926 yılında Kabotaj Kanunu çıkartılmış buna istinaden Türk deniz ticaretinin ve taşımacılığının gelişimi sağlanmıştır. Ayrıca havacılık alanında da gelişmeler yaşanmış 1926 yılında </span></span><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;">Kayseri’de uçak fabrikası açılmıştır (Coşkun, 2003: 74). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">1923–1929 yılları arasında Türkiye koşullarına uygun kooperatif ve diğer hukuk düzenlemeleri üzerinde durulmuştur. Tarımsal kredi kooperatifleri için 1924’te İtibar-ı Zirai Birlikler Kanunu çıkarılmıştır. Bu kanun 1929’da geliştirilerek Zirai Kredi Kooperatifleri Kanununa çevrilmiştir (Çıkın, 2003: 28). </span></span></span><br />
<span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;">Türkiye’nin iktisadi açıdan kalkınabilmesi için sanayileşmesi gerekliydi. </span></span><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;">Bu amaçla 1927 yılında sanayi kuruluşlarının teşviki ve korunması için 1913 yılında çıkarılan Teşvik-i Sanayi Kanunu gözden geçirilerek kapsamı genişletilmiştir. Bu kanunda yerli sanayi sektörüne ucuz devlet arazisi tahsisi, çeşitli vergi muafiyetleri, taşıma indirimleri gibi teşvikler ve muafiyetler getirilerek sermaye birikimine destek verilmiştir (Çoşkun, 2003: 75). </span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">Buna rağmen Teşvik-i Sanayi Kanunu’ndan yararlanan kuruluşların birçoğu nitelik olarak sanayi olarak sayılamayacak madencilik, tarım ve hayvancılıkla ilgili kuruluşlardır. 1927 yılında yapılan sanayi sayımı sonuçlarına göre bu kuruluşların %32,5’i sanayi niteliğine sahiptir. Bu da göstermektedir ki küçük atölye tipinin hâkim olduğu, aile tipi çok küçük işletmelerden oluşan bir sanayi sektörü söz konusudur (Başkaya, 2004: 64-65). </span></span></span></p>
<p><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;"><strong>2. Planlı Dönem: 1929–1938 Yılları Arası Devletçilik Politikası</strong></span></span></span></p>
<p><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">1923–1929 döneminde özel girişime dayalı bir sanayileşme politikası benimsenmiş, özel girişimin çabaları sayesinde sanayileşmenin ve buna bağlı olarak kalkınmanın gerçekleşeceği beklenmiştir. Ancak uygulama sonunda yönetici kadrosunun beklentilerinin gerisinde sonuçlar gerçekleşmiştir. Bu sebeple hükümet söz konusu dönemde özel girişimciler tarafından gerçekleştirilen sanayileşmenin hızından ve yapısından memnun olmamışlardır (Altıparmak, 2002: 37). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">1929 Büyük Dünya Bunalımının da etkisi ile devletçi bir sanayileşme modeli arayışına giren Türkiye Cumhuriyeti, bu dönemde dünyadaki ilk planlama deneyimlerinden biri olarak kabul edilen sanayi planları doğrultusunda planlı bir sanayileşme sürecini gerçekleştirmiştir. 1930 tarihli <em>İktisadi Vaziyetimize Dair Rapor </em>ile başlayan çalışmalar SSCB’nin teknik ve mali yardımıyla hayat bulmuştur. Daha sonra Amerikalı uzmanların raporlarından da faydalanılarak 1934 yılında sanayide planlı dönem başlatılmıştır (Soyak, 2003: 172).</span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Bu dönemde özel girişimin yeterli sonuç vermemesi nedeni ile devletin önayak olduğu bir ekonomi politikasının izlendiği görülmektedir. Buna göre 1930’lu yıllarda Türkiye’de izlenen devletçi ekonomi politikalarının şekillenmesinde aşağıdaki faktörlerin etkili olduğunu söylemek mümkündür (Parasız, 1998: 29): </span></span></span></div>
<blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• 1923–1929 yıları arasında izlenen liberal ekonomi politikalarından arzulanan sonuç elde edilememesi.</span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• 1929 Büyük Dünya Bunalımının dünya ölçeğinde tüm ekonomileri olumsuz etkilemesi.</span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• SSCB’de uygulanmakta olan planlı ekonomi politikalarının ilk sonuçlarının başarılı olması.</span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Klasik ekonomi politikalarının 1929 bunalımına çözüm üretememesi üzerine devletin ekonomiye müdahalesini savunan görüşlerin popülerlik kazanması.</span></span></span></div>
</blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;"><strong>2.1. 1929 Büyük Dünya Bunalımının Türkiye Ekonomisine Etkileri </strong></span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">1929 Büyük Dünya Bunalımı, kapitalizmin ortaya çıkmasından bu yana ekonomik sistemlerin yaşadığı en büyük kriz olmuştur. Klasik ve Neo-Klasik iktisadi yaklaşımları sarsacak nitelikte olan bu kriz kapsam ve yoğunluk bakımından çok şiddetli bir biçimde ortaya çıkmış ve yayılmıştır. </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Büyük Dünya Bunalımının Türkiye ekonomisini etkilemesi para değerindeki düşüşle başlamış ardından ihraç malları fiyatlarındaki azalmalar boy göstermiştir. İhracattaki bu düşüş dış ticaret dengesi üzerinde olumsuz bir etki yaratmıştır. Dış ticaret oranlarının sürekli gerilemesi, iç ticaret oranlarına daha yüksek bir seviyede yansımış, tarım ürünlerindeki fiyat azalması sanayi ürünleri fiyatlarından daha fazla olmuştur. Bu da tarım üretiminde gerileme yaratmış, piyasaya açılmanın ve para ekonomisine geçişin sınırlı oranda gerçekleştiği Türkiye ekonomisinde bir gerilemeye sebep olmuştur. Ancak dünya ekonomik bunalımından Türkiye’nin olumsuz yönde etkilenmesi diğer ülkelere göre daha hafif olmuştur. Bunun nedeni Türkiye ekonomisinin dünya ekonomisine entegrasyon seviyesinin nisbi düşüklüğü, ihracatın sadece tarım ürünlerine dayanmayıp çeşitli sektörleri de içermesi, Türkiye’nin kendi kendine yeten bir ekonomiye sahip olmasıdır (Başkaya, 2004: 74). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Türkiye Cumhuriyeti 1930 yılı başında Büyük Dünya Bunalımına karşı bazı önlemler almıştır. Bu önlemler iki amaca yöneliktir (Kepenek ve Yentürk, 2001: 67): </span></span></span></div>
<blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Kamu harcamalarını kamu gelirlerine uygun olarak dengelemek </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• İthalata sınırlamalar getirerek, dış ticaretin açık değil fazla vermesini sağlamak</span></span></span></div>
</blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Yukarıda bahsedilen önlemler durağan ve sınırlayıcı önlemlerdi. Ekonomiyi genişletici dinamik önlemlerin alınması gerekliydi. Bu da devletçilik uygulamasıyla sağlanabilirdi. Devletçilik uygulamasının somut düzeyde başlangıcı Birinci Beş Yıllık Sanayi planı ile olmuştur. </span></span></span></p>
<p><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;"><strong>2.2. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı</strong></span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Devletçi sanayileşme, 1933’te hazırlanan sanayileşme programı doğrultusunda 1934 yılında uygulamaya konulan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı ile başlatılmıştır. Planda düşünülen hedefler incelendiğinde Türkiye ekonomisinin gelişmesi için hızlı bir sanayileşme politikasının uygulanmasına öncelik verildiği açıkça görülmektedir (Sevgi, 1994: 50).</span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Ancak adından da anlaşılacağı gibi Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı sadece sanayi sektörünü kapsamakta tarım ve hizmetler sektörünü içermemekteydi. 1930’larda sanayi sektörünün GSMH içindeki payı %15 olduğu düşünülürse ekonominin %85’i plan dışında kalmaktaydı (Beyarslan, 1982:38). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Birinci Beş Yıllık Sanayi Planının başlıca amaçları şunlardır (İnan, 1972:20): </span></span></span></div>
<blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Ana hammaddeleri ülkede yetişen veya kısa zamanda temini mümkün görülen sanayi dallarını ele almasıdır.</span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Kurulacak bu fabrikalar büyük sermaye ve teknik güce ihtiyaç gösteren fabrikalar oldukları için kuruluşlarının devlete veya milli kuruluşlara bırakılmasıdır.</span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Kurulması düşünülen fabrikaların üretim kapasitelerinin ihtiyaç ve tüketim ile doğru orantılı olmasıdır. </span></span></span></div>
</blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı ile kurulması öngörülen ve büyük ölçüde gerçekleştirilen sanayi beş ana grupta toplanmaktaydı. Bunlar sırasıyla (Sevgi, 1994: 51): </span></span></span></div>
<blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Dokuma Sektörü (Pamuk, Kendir, Yün) </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Maden Sektörü (Demir-Çelik, Kükürt, Bakır) </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Kâğıt Sektörü (Selüloz) </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Kimya Sektörü (Suni İpek, Fosforik Asit, Süper Fosfat, Kireç Kaymağı, Posata, Kibrit) </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Taş-Toprak Sektörü (Cam, Çimento, Şişe, Seramik) olarak gerçekleşmiştir. </span></span></span></div>
</blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Yukarıda bahsedilen sanayi dallarında 20 fabrikanın kurulması ve bu fabrikalar için 43.453.000 TL yatırılması öngörülmüştür. Bu fabrikalar için gerekli olan finansman Sümerbank ve İş Bankası tarafından karşılanacaktı. Devletçi sanayileşme sürecinin finansmanı sırasında ülkede iç ve dış borç yükü arttırılmadığı gibi istikrarlı bir para politikası izlenerek açık finansman modeli tercih edilmemiştir. Finansmanın temel kaynağını tüketim malları üzerine konulan vergiler oluşturmuştur (Parasız, 1998: 50). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Devletçi sanayileşme, yatırım malları üretimini hedef alan endüstri üreten endüstri tipi bir sanayileşme değil temel tüketim ve ara malı üretimine yönelik ithal ikameci bir sanayileşme modelidir (Parasız, 1998: 50-51). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın içerdiği süre dolmadan 1936’dan sonra İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı hazırlıklarına girişilmiştir. İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı ilk planın aksine ara malları ve yatırım malları üretimine öncelik vermekteydi. Ayrıca elektirifikasyon, madencilik ve limanlar gibi altyapısal gelişmeleri dikkate almaktaydı. Bu nitelikler itibariyle İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın bir bakıma kendine yeterlilik ilkesine önem verdiği ve ilk planın doğal bir uzantısı olduğu söylenebilir. Ancak İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı, II. Dünya Savaşı nedeniyle uygulamaya konulamamıştır (Kepenek ve Yentürk, 2001: 68). </span></span></span></p>
<p><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;"><strong>2.3. Atatürk’ün Devletçilik Politikası</strong></span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Devletçilik konusundaki genel yaklaşım, o dönemdeki uygulamaları bir sistem sonucu ortaya çıktığını kabul etmemek yönündedir. Dönemin uygulamaları ve devleti yönetenlerin bu konudaki görüşleri incelendiğinde devletçilik uygulamasının bir doktrin gereği değil pragmatik bir zihniyetle benimsendiği anlaşılacaktır. </span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">Atatürk’ün devletçiliğinin ekonomi politikasını yönlendirme açısından en iyi açıklaması yine kendisine aittir: </span></span></span></div>
<blockquote>
<div><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;"><em>“Bizim izlemeyi uygun gördüğümüz devletçilik prensibi bütün üretim araçlarını özel girişimden alarak, milleti tamamen başka temeller içinde düzenlemek amacı güden, özel girişimlere ve faaliyetlere meydan bırakmayan sosyalizm prensibine dayanan kolektivist, komünizm gibi bir sistem değildir. Bizim izlediğimiz devletçilik, özel girişimi esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar milleti refaha, ülkeyi imara eriştirmek için milletin genel ve yüksek faydasını gerektirdiği işlerde – özellikle ekonomik anlamda – devleti gerçek anlamda ilgili kılmaktır.”</em></span></span></span></div>
</blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Atatürk’ün bu sözlerinden uygulanan devletçiliğin doktriner bir yanının olmadığı fakat bir zorunluluk sonucu ortaya çıktığı ve özel girişimi savunduğu anlaşılmaktadır (Altıparmak, 2002: 39). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Atatürk’ün 1933 yılında açıkladığı devletçilik rejimi aşağıdaki ilkeleri içermekteydi (Hiç, 1998: 3287-3288): </span></span></span></div>
<blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Özel teşebbüs esastır. Ancak özel teşebbüsün ele alamadığı sektör devlet yatırımlarıyla sağlanacaktır. </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Devlet teşebbüsleri esas itibariyle sanayi sektörü için söz konusu olacaktır. Özel girişimi ve devlet teşebbüslerini finansal bakımdan desteklemek üzere devlet tarafından bankalar kurulacaktır. Tarımda devletin rolü olmayacaktır. Devlet tarımda araştırma amacıyla çiftlikler kuracak ve çiftçilere teknoloji aktaracaktır. </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Özel teşebbüs herhangi bir alanda yeterince uzmanlaştığı takdirde o sektör kamudan özel teşebbüse devredilecektir. </span></span></span></div>
</blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Devletçi ekonomi politikasının birisi devlet işletmeciliği, diğeri de; ekonomik hayatın fiyat mekanizmasını, dış ticareti ve benzeri makroekonomik parametreleri denetleme yoluyla düzenlemeye çalışması gibi iki şekilde yürütüldüğü anlaşılmaktadır (Özyurt, 1981:132). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Devletçilik döneminin ana hedefleri; özellikle sanayideki üretim artışı yoluyla hızla kalkınmak, ödemeler bilançosunu iyileştirmek, ekonomik büyüme sağlamak, tarımsal ve sosyal reformlar aracılığıyla hayat standardını yükseltmek ve ekonomik bağımsızlığı elde etmekti. </span></span></span></p>
<p><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;"><strong>2.4. 1929–1938 Dönemi Türkiye Ekonomisinin Durumu</strong></span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">1929 yılına kadar liberal ekonomi politikalarının uygulanması sonucu zayıf olan özel girişimin devlet teşvikleri ile kalkınamayacağı gerçeği ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi olarak 1928 yılında Osmanlı borçlarının ödenmesi ve 1929 Büyük Dünya Bunalımının etkilerini söylemek mümkündür. Dünya pazarlarında tahıl ve hammadde fiyatlarının düşmesi Türkiye’nin ihracat gelirlerini düşürmüş ve devletin müdahaleci bir yapıya bürünmesine sebep olmuştur.</span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Orijinal konuşma metni şu şekildedir: </span></span></span></div>
<blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;"><em>“Bizim takibini muvafık gördüğümüz devletçilik prensibi bütün istihsal vasıtalarını ferdlerden alarak, milleti büsbütün başka esaslar dâhilinde tanzim etmek gayesini güden ve hususi ve ferdi teşebbüs ve faaliyetlere meydan bırakmayan sosyalizm prensibine dayanan kolektivist, komünizm gibi bir sistem değildir. </em></span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;"><em>Bizim takip ettiğimiz devletçilik, ferdi mesai ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar milleti refaha, memleketi mamuriyete eriştirmek için, milletin umumi ve yüksek menfaatlerini icap ettirdiği işlerde -bilhassa iktisadi sahada- devleti fiilen alakadar etmektir.”</em></span></span></span></div>
</blockquote>
<p><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Bu dönemde para politikası açısından gerçekleşen en önemli gelişme 11 Haziran 1930 yılında 1715 sayılı kanunla TCMB’nin kurulmasıdır. Anonim şirket statüsünde kurulan TCMB’nin hisselerinin bir kısmı maaşlarından taksitle kesilmek üzere devlet memurlarına satılmış, hazinenin payı ise %15 ile sınırlandırılmıştır. Ayrıca bankanın işlevleri 1938 yılında yapılan bir kanun değişikliği ile kamu kuruluşlarının finansmanını sağlayacak şekilde genişletilmiştir (Bahar, 2004: 162). </span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">1929 yılına kadar Türk Lirası’nda görülen göreceli istikrarın dünya ekonomik bunalımının etkisi ile bozulması sonucu çıkarılan 20 Şubat 1930 Tarih ve 1568 Sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun; döviz üzerindeki devlet kontrolünün güçlenmesini sağlamıştır. Bu yasa ile döviz, tahvil alım ve satımı ile Türk parasının korunması hakkında önlemler alınmıştır (Akgönül, 2001: 121). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Ekonomik kalkınma açısından izlenen devletçi politika sonucu 1929–1938 yılları arasında önemli devlet bankaları faaliyete geçmiştir. Kurulan bu bankaların genel özelliği belirli bir sektörü veya toplumsal kesimi desteklemek üzere faaliyete geçmeleridir. Bu dönemde kurulan bankalar; Sümerbank, Etibank, Denizbank, Belediyeler Bankası, Türkiye Halk Bankası, T.C. Ziraat Bankası (Yeni Düzenleme ile) ve Türk Ticaret Bankasıdır. Yerel banka döneminin kapandığı, önemli devlet ve finansman kurumlarının faaliyete geçtiği bu dönemde Türkiye’de 21’i yerel, 2’si devlet bankası, 9’u da yabancı banka olmak üzere 32 banka faaliyetine son vermiştir (Paçacı, 1998: 3401). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">1929 Büyük Dünya Bunalımı sonucu vergi gelirlerinin düşmesi sebebiyle, 1931’de İktisadi Buhran Vergisi, 1933’te Muvazene Vergisi ve 1936’da Hava Kuvvetlerine Yardım Vergisi getirilmiştir. Bu vergiler, çalışan kesim ile kazanç vergisi mükelleflerini vergilendirmekteydi (Korkmaz, 1998: 3415). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Yukarıda ayrıntılı ifade edilen 17 Nisan 1934 yılında kabul edilerek uygulanmaya başlayan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nda; tekstil, kendir-kesen, demir-çelik, porselen-çini, kâğıt, şeker ve gül sanayileri gibi sektörler yer almıştır. Bu dönemde 1934 yılında Bakırköy Bez Fabrikası, Keçiborlu Kükürt Fabrikası, 1935’te Kayseri Bez Fabrikası, Paşabahçe Cam Fabrikası, Zonguldak Türk Antrasit Fabrikası, 1936’da İzmit Birinci Kâğıt Fabrikası ve Çubuk Barajı, 1937’de Nazilli Basma Fabrikası ile Ereğli Bez Fabrikası, 1938’de Gemlik Suni İpek Fabrikası, Bursa Merinos Fabrikası ve Divriği Demir Madeni İşletmesi açılmıştır. Ayrıca yukarıda sayılan devlet kuruluşlarının dışında yeni kurumlarda açılmıştır. </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Bunlar; Başvekâlet İstatistik Genel Müdürlüğü (1930), Tekel Genel Müdürlüğü (1931), PTT Genel Müdürlüğü (1933), Hava Yolları İşletmesi (1933), Türkiye Şeker Fabrikaları Genel Müdürlüğü (1935), Maden Tetkik Arama Enstitüsü (1935), Elektrik İşleri Etüd İdaresi (1935), Tapu Kadastro Umum Müdürlüğü (1936), Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü (1937)’dür (Coşkun, 2003: 76). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Bu dönemde, tarım alanında yaşanılan en önemli gelişme, 1932 yılında Ziraat Bankasına bağlı olarak kurulan ve 1938’de bağımsız bir kamu kuruluşu olarak Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) adını alan kurumsal düzenlemedir. Başlangıçta sadece buğday için destekleme fiyatı belirleyen ve alım işlemi yapan kurumun yetkileri daha sonraki yıllarda giderek genişletilmiştir (Kepenek ve Yentürk, 2001: 71). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Madencilik alanında bu dönemde kamu girişimciliği 1935 yılında Maden Tetkik Arama Enstitüsü ve Etibank’ın kurulması ile büyük bir ivme kazanmıştır. Madencilik alanındaki kamu faaliyetleri iki taraftan yürütülmüştür. İlk olarak taş kömürü ve bakır madenlerinin işletme yetkisi Fransız ve Alman ortaklığından 1936 yılında alınmıştır. Daha sonra kamulaştırmalar ile birlikte krom ve demir başta olmak üzere madenler ile ilgili üretim ve arama çalışmaları yaygınlaştırılmıştır (Kepenek ve Yentürk, 2001: 73). </span></span></span></p>
<br />Posted in Atatürk, Belge, Devlet  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/tarihikayeler.wordpress.com/434/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/tarihikayeler.wordpress.com/434/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/tarihikayeler.wordpress.com/434/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/tarihikayeler.wordpress.com/434/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/tarihikayeler.wordpress.com/434/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/tarihikayeler.wordpress.com/434/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/tarihikayeler.wordpress.com/434/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/tarihikayeler.wordpress.com/434/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/tarihikayeler.wordpress.com/434/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/tarihikayeler.wordpress.com/434/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/tarihikayeler.wordpress.com/434/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/tarihikayeler.wordpress.com/434/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/tarihikayeler.wordpress.com/434/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/tarihikayeler.wordpress.com/434/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=tarihikayeler.wordpress.com&amp;blog=4040815&amp;post=434&amp;subd=tarihikayeler&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/11/ataturk-donemi-ekonomi-politikalari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
	
		<media:content url="" medium="image">
			<media:title type="html">Codeluu</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Atatürk&#8217; ten Tokat Gibi Cevaplar !</title>
		<link>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/11/ataturk-ten-tokat-gibi-cevaplar/</link>
		<comments>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/11/ataturk-ten-tokat-gibi-cevaplar/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 11 Nov 2009 09:53:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yasaklı Elma</dc:creator>
				<category><![CDATA[Atatürk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihikayeler.wordpress.com/?p=432</guid>
		<description><![CDATA[İngiliz lordu Atatürk&#8217;ün daveti üzerine istanbul&#8217;a gelir.ingiliz lordu şerefine verilen yemekte servis yapan türk elindeki tepsiyi devirir.herkes büyük bi şaşkınlık içinde kalmıştır ve atatürk&#8217;ün ne tepki vereceği beklenirken, Atatürk ingiliz lorduna dönerek: &#8220;HALKIM HERŞEYİ BECERİYOR DA Bİ TEK UŞAKLIĞI BECEREMİYOR&#8221;. Günlerden birgün İtalyan büyükelçisi Ata ile görüşmek ister ve huzura davet edilir. O günün muhtelif [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=tarihikayeler.wordpress.com&amp;blog=4040815&amp;post=432&amp;subd=tarihikayeler&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İngiliz lordu Atatürk&#8217;ün daveti üzerine istanbul&#8217;a gelir.ingiliz lordu şerefine verilen yemekte servis yapan türk elindeki tepsiyi devirir.herkes büyük bi şaşkınlık içinde kalmıştır ve atatürk&#8217;ün ne tepki vereceği beklenirken, Atatürk ingiliz lorduna dönerek:</p>
<p>&#8220;HALKIM HERŞEYİ BECERİYOR DA Bİ TEK UŞAKLIĞI BECEREMİYOR&#8221;.<br />
Günlerden birgün İtalyan büyükelçisi Ata ile görüşmek ister ve huzura davet edilir. O günün muhtelif ekonomik-siyasi konuları hakkında konuşulduktan sonra büyükelçi: &#8221; Ekselans dün Roma ile yaptığım bir görüşmede hükümetimizin Hatay&#8217;ı almak istediği kararını size iletmem söylendi.&#8221; der. Odada bir an sessizlik olur. Ata büyükelçiye birşeyler daha ikram eder ve iki dakika odadakiler ile başbaşa bırakır. Döndüğünde ayağında çizmeleri, üzerinde mareşal üniforması ve belinde tabancası vardır. Doğru masasına gider, manyetolu telefondan Mareşal Fevzi Çakmak&#8217;ın bağlanmasını ister ve Çakmak&#8217;a:&#8221; Paşa İtalyan dostlarımız Hatay&#8217;a gelmek istiyorlar hazır mıyız?&#8221; der. Fevzi Çakmak durumu anlar ve &#8221; Biz hazırız Paşam. &#8221; diye yanıtlar. Ata büyükelçiye döner ve: &#8221; Biz hazırmışız, hükümetinize söyleyin isterlerse Hatay&#8217;ı gelibilirler.&#8221;</p>
<p>MUSTAFA KEMAL&#8217;CE BİR YANIT</p>
<p>İstanbul&#8217;un işgal günleri; başta General Harrington olmak üzere bir kısım işgal kumandanları Pera Palas Salonu’nun bir köşesinde otururlar. Mustafa Kemal nedense dikkatlerini çeker. Kim olduğunu soruşturdular. Mustafa Kemal denir. Onlar için Mustafa Kemal Birinci Dünya Savaşı’nın en ünlü şahsiyetlerinden biridir. Yabancı dillerde Çanakkale Harpleri’nden bahseden ve daima Mustafa Kemal&#8217;in isminde düğümlenen kitaplar, yazılar, o zaman bile bir kitaplığı doldururdu.</p>
<p>Kendisine haber göndererek masalarına davet ederler. Ama Mustafa Kemal&#8217;in cevabı hem nazik, hem kesindir:</p>
<p>- Burada ev sahibi olan biziz. Kendileri misafirdirler. Onların bu masaya gelmeleri gerekir.</p>
<p>(Olaylar Ve Atatürk, Ankara, T. S. K. Mehmetçik Vakfı Yayını, Gn. Kur. Basımevi, 1984, Sh. 68-69)<br />
<span id="more-432"></span><br />
SEN KİMSİN ?</p>
<p>Dumlupınar savaşı kazanılmıştır. Düşman askerleri geri çekilmektedir. Afyonkarahisar hatları çözülünce birkaç yunan esiri geceleyin Mustafa Kemal’in çadırına getirilmişti. Bunlardan biri zafer kazanmış kumandanın doğup büyümüş olduğu Selanik’ten gelmişti. Yüzü kendisine yabancı gelmemişti. Üniformasında hiç bir işaret yoktu. Mustafa Kemal’e sordu:</p>
<p>- Binbaşı mısınız?</p>
<p>- Hayır.</p>
<p>- Kaymakam mı?</p>
<p>- Hayır.</p>
<p>- Miralay mı?</p>
<p>- Hayır.</p>
<p>- Ferik mi?</p>
<p>- Hayır.</p>
<p>- Peki nesiniz o halde?</p>
<p>- Ben mareşal ve Türk Orduları Başkumandanı&#8217;yım. Şaşkınlıktan ağzı açık kalan Yunan, kekeler:</p>
<p>- Ben başkumandanın savaş hattına bu kadar yakın bir yerde dolaşmasını işitmiş değilim de&#8230;</p>
<p>(Olaylar Ve Atatürk, Sh. 67-68)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>DOĞRUNUN AŞIĞIYDI</p>
<p>Dil kurultayı toplanmak üzereydi. Kurultayı hazırlayanların ricası üzerine, Hüseyin Cahit de dil davasına dair fikirlerini, mütalaalarını yazmış göndermişti. Fakat bu fikirler aşırı kurultaycıların düşüncelerine uymuyordu. Hüseyin Cahit, öteden beri olduğu gibi Türkçe’yi sadeleştirmek ve konuşma diline yaklaştırmak gibi, özelleştirme zorlamalarına, hele konuşma dili kelimelerine dokunulmasına taraftar değildi.</p>
<p>Hüseyin Cahit&#8217;in bu yazısını Atatürk&#8217;e de okuyan kurultaycılar zaten bir takım siyasi sebeplerle aralarının açık olduğunu fırsat bilerek.</p>
<p>- “İşte dil davasını baltalıyor. Dil meselesine askerlerin karışmaya hakkı yoktur!&#8230;&#8221; diyor, şeklinde kışkırtıcı telkinlerde bulunmuşlardı.</p>
<p>Bunun üzerine Atatürk, kurultaycılarla, Hüseyin Cahit&#8217;in karşılaştırılmalarını ve büyük toplantıda, iki tarafında, davalarını savunmalarını istemişti.</p>
<p>Ve o gün, kurultaycıların, Hüseyin Cahit karşısında bocaladıklarını gören Atatürk, bizzat kendisinin de benimsediği davanın sarsılır gibi olduğunu görünce, Dolmabahçe sarayının bir odasında hasta yatmakta olan en kuvvetli taraftarlarından, meşhur dilci Samih Rıfat&#8217;ı çağırtarak: &#8220;bütün kuvvetini toplayıp, cevap vermesini&#8221; rica etmiştir.</p>
<p>Samih Rıfat da, kendine has kuvvetli belagatı ve olanca kuvvetiyle davayı müdafaa etmiş, kurultaycılarda, mütemadiyen alkışlayarak, işin sonunu getirdiklerini kanaat ederek toplantı sonunda da Atatürk&#8217;e:</p>
<p>- “Paşam, Hüseyin Cahit işte bu gün bitti. Artık öldü. Davayı kaybetti!&#8230; &#8221; diye sevinçlerini izhar etmişlerse de, Atatürk&#8217;ün hiç bir sesi çıkmamıştı.</p>
<p>Ancak, biraz sonra, kendi aralarında toplandıkları zaman, Atatürk, duvardaki karatahtayı göstererek kurultaycılara hitapla şöyle demişti:</p>
<p>- Hüseyin Cahit Bey ne yaptı, biliyor musunuz? Nasıl sınıfta hoca karatahta üzerine bir şeyler yazar, sonra onları silgiyle siler&#8230; İşte, hepimizi böyle silgiden geçirdi!&#8230;</p>
<p>Atatürk yenilmeyi hiç sevmeyen bir insandı. Fakat, doğru karşısında, eğrinin yenilmeye mahkum olduğunu kabul ederdi. Hatta yenen hasmı olsa bile&#8230;</p>
<p>(Nükte Ve Fıkralarla Atatürk, Sh. 75-76</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
NAZIR BİRAZ BEKLESİN</p>
<p>Atatürk Anafartalar ve Arıburnu zaferlerinden sonra İstanbul&#8217;a gelmişti. Ata, Hariciye Nazırını (Dışişleri Bakanı) ziyaret ederek son durum hakkında konuşmak, mütelalarını bildirmek istiyordu. Nezaret binasına gelerek nazır beye haber gönderdi.</p>
<p>- Beklesinler&#8230; Buyrulmuş</p>
<p>Atatürk bir hayli beklemiş. Bir aralık kendisinden sonra gelenlerin de kabul edildiklerini farkedince müsteşar muavinine:</p>
<p>- Beyefendi hazretleri galiba beni unuttular, demiş. Müsteşar muavini tekrar içeri girerek Mustafa Kemal&#8217;i hatırlatmış ve yine:</p>
<p>- Beklesinler, cevabını almış.</p>
<p>Atatürk ikinci &#8220;beklesinler&#8221; üzerine dayanamamış ve muavine:</p>
<p>- Sizin nazırınız bütün zamanlarını hep böyle manasız ziyaretler kabul ederek mi geçirir?</p>
<p>Muavin tabii buna bir cevap verememiş, biraz sonra başka bir mevzu açılmış ve konuşmaya başlamışlar. Mevzunun en hareketli anında salon kapısı açılarak bir hademe:</p>
<p>- Mustafa Kemal Bey buyursunlar deyince, Atatürk:</p>
<p>Nedir o? diye sormuş. Nazır beyefendinin kabul edeceğini söylemiş. Mustafa Kemal hademeye:</p>
<p>- Beklesinler&#8230; Diyerek dönmüş. Muavin ile olan muhaveresine devam etmiş.</p>
<p>(İlginç Olaylar Ve Anekdotlarla Atatürk, Sh. 122</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İŞTE TÜRK ASKERİ BUDUR!</p>
<p>Bir gün, Atatürk&#8217;ten Türk askeri hakkında ne düşün düğünü sormuşlar:</p>
<p>- Durun size bir hikaye anlatayım, dedi. Orduları kumandanı idim. Liman van Sanders Paşa da o sırada kıtalarımızı teftişe gelmişti. Hastaneden yeni çıkmış bazı askeri de her nasılsa bölüklerin arasına karıştırmışlar van Sanders:</p>
<p>- Canım böyle adamları ne diye buraya gönderiyorlar? diye söylenerek hasta ve cılız neferi göğsünden itti. Mehmetçik derhal yere yuvarlandı.</p>
<p>Alman generali davasını ispat etmiş olmanın gururu içinde:</p>
<p>- İşte gördünüz ya, dedi düşmek için bahane arıyormuş! Oracıkta van Sanders&#8217;e bir azizlik yapmak aklıma geldi neferin yanına sokularak;</p>
<p>- Ne kof şeymişsin sen&#8230; Dedim. Dikkat etsene seni yere yuvarlayan adam bizden değildi. Ne diye karşı durmadın? Şimdi tekrar yanına gelirse, sıkı dur. Gücün yetiyorsa bir kakma da sen ona vur.</p>
<p>Sonra van Sanders&#8217;e dönerek:</p>
<p>- Sizin takatsiz sandığınız nefer boş bulunduğu için yere yıkılmış. Türk askeri amir karşısında, dünyanın en uysal insanı olur. Kendisine söyleyin:&#8221;hele gelsin bak bir daha beni yere yıkabilir mi?&#8221; diyor.</p>
<p>Van Sanders askerlerle şakalaşmasını severdi. Gülerek aynı askerin yanına geldi. Fakat eliyle dokunur dokunmaz o mecalsiz Mehmet’ten öyle bir kakma yedi ki, derhal sırt üstü yuvarlandı. Van Sanders, Mehmetçik&#8217;in bu mukabelerine hiddet etmemiş bilakis Türk neferine karşı olan hayranlığı artmıştı. O kadar ki yerden kalkınca ilk işi gidip hasta Türk neferinin elini sıkmak oldu.</p>
<p>Atatürk:</p>
<p>- İşte Türk askeri budur!diyerek sözlerini bitirmişti.</p>
<p>(Olaylar Ve Atatürk, Sh. 70-71)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>NEYE LAYIKSIN!&#8230;</p>
<p>Atatürk&#8217;ün Adana&#8217;da Hatay için:</p>
<p>- Kırkasırlık Türk yurdu yabancı elinde kalamaz!</p>
<p>Demesinden iki gün sonraydı. Mersin&#8217;de istasyondan şehrin içine doğru yavaş gidiyordu. Yolun üstüne siyahlar giyinmiş ve ellerinde büyük bir levha tutan bir kaç genç kız çıktı. Levhada şu yazı vardı: &#8220;Suriye hemşehrinizi de kurtarın!&#8221;</p>
<p>Suriye, ancak din kardeşi olan bir milletin vatanıydı. Türkiye’yse artık dinci değil, milliyetçi bir devletti. Suriye içinde, bütün esir yurtlar için olduğu gibi, kurtuluş dilerdi. Lakin kurtarmaya kalkmak fuzili olurdu.</p>
<p>Etrafta hıçkırıklar ve göz yaşları yoktu; Atatürk&#8217;ün de gözleri ıslanmış değildi. Suriyelilerin 1. Dünya Savaşı’nda Türk düşmanlarıyla birleştiklerini, Türk ordusunu arkadan vurmaya çabaladıklarını, belki ihanet ettikleri için ihanete uğradıklarını düşünüyordu.</p>
<p>- Her millet, layık olduğu yaşayışa erer!.. dedi ve yürüyüp gitti.</p>
<p>(Nükte Ve Fıkralarla Atatürk, Sh. 98)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İTALYAN SEFİRİNE VERİLEN DERS</p>
<p>Atatürk&#8217;e ihanet edenler, o&#8217;nun birçok konuları içki sofrasında hallettiğini iddia ederler. Yalnız aşağıda nakledeceğim olay bile bu düşüncenin ne kadar yanlış olduğunu ispata yeter:</p>
<p>&#8220;Habeşistan savaşının başlamasından önce, İtalya&#8217;nın Rodos&#8217;a askeri yığınakta bulunduğu günlerdeydi. Bir akşam yine Atatürk’ün sofrasına çağrılanlar onu ayakta ve balkonda gezinmekte buldular.</p>
<p>- Tevfik Rüştü nerede?</p>
<p>- Ankara Palas&#8217;ta, bazı sefirlere bir ziyafet veriyor.</p>
<p>- Biz de oraya gitsek olmaz mı?</p>
<p>Etrafındakiler beyhude Atatürk&#8217;ü buna protokolün müsait olmadığına inandırmaya gayret ediyorlar. Fakat, o&#8217;nun kesin karar verdiği bir konudan geriye çevirmek kimsenin haddi değildir.</p>
<p>Otomobiller, Ankara Palas&#8217;a vardığı zaman Atatürk’ün otelin merdivenlerini sallana sallana ve yanındakilerin yardımı ile çıktığını görenler hayret ettiler. Çünkü Çankaya’da Atatürk’ün bir yudum bile içmediğini herkes biliyordu.</p>
<p>Sefire ziyafet verilen salona giren Atatürk, Arnavutluk Sefiri, Asaf Bey’in yakınında ve giriş çıkış kapısını iyi görebilecek bir yere oturuyor. O dakikadan itibaren salondan içeri ve dışarı kimsenin geçmesi mümkün değildir. Şimdi konuşulanları takip edelim:</p>
<p>Atatürk:</p>
<p>- Asaf Bey, gazetelerde bir takım resimler görüyorum, Arnavutlukla operet mi oynanıyor? diyor.</p>
<p>Bu sözleriyle o zamanlar yeni kral olan Zogo&#8217;nun sorguçlu resimlerini kastettiğini anlamakta gecikme yen sefir ne söyleyeceğini şaşırıyor. Atatürk devam ediyor:</p>
<p>- Cumhuriyetten ne zarar görüldü ki, Arnavutluk&#8217;ta krallık ilan edildi? Hem, takip edilen politika da tehlikelidir. İtalya&#8217;nın Arnavutluk’u Balkanlar’da bir basamak yapması ihtimalden uzak değildir.</p>
<p>Bunu duyan İtalyan Sefiri, mücadeleye kalkınca Ata:</p>
<p>- Haber aldığıma göre, Roma&#8217;da bazı öğrenciler sefaretimizin önünde mümayiş yapmışlar. Antalya&#8217;yı istemişler. Antalya sigara paketimidir ki, sefir cebinden çıkarıp atsın. Antalya buradadır. Buyurun alın!&#8230; Hem benim bir teklifim var. Eğer hakikaten böyle bir şey düşünülüyorsa Mussolini cenaplarına müsaade edelim. Antalya&#8217;ya asker çıkarsınlar. Bütün çıkarma tamam olunca savaşırız. Mağlup olan hakkına razı olur.</p>
<p>Sefir atılıyor:</p>
<p>- Ekselans bu bir savaş ilanımıdır?</p>
<p>Ata:</p>
<p>- Hayır, diyor. Ben burada bir fert olarak konuşuyorum. Türkiye savaş ilanı ancak büyük millet meclisi dahilindedir. Fakat unutmayınız ki, gerektiği zaman Büyük Meclis Türk Milleti’nin hissiyatını tercüman olmakta gecikmez.</p>
<p>Konuşmasının bu hali olması üzerine, İsmet Paşa&#8217;ya telefon edilir ve Ankara Palas&#8217;a çağrılır.</p>
<p>Atatürk de bunu haber alınca etrafındakilere:</p>
<p>- Hükümet geliyor, biz gidelim! diyerek Ankara Palas&#8217;ı terk eder.</p>
<p>- Çankaya&#8217;ya dönüldüğü zaman herkes Atatürk&#8217;ün gayet normal olduğunu hayretler içinde seyrederken Ata:</p>
<p>- Artık İtalya ile savaş tehlikesi yok. Rodos&#8217;a yapılan yığınak Habeşistan&#8217;a dönecektir!</p>
<p>Hakikaten kısa bir süre sonra Habeşistan savaşı başladı.</p>
<p>(Nükte Ve Fıkralarla Atattürk, Sh. 308-309-310 )</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>ATATÜRK VE LİMAN VON SANDERS</p>
<p>Mustafa Kemal Arıburnu kumandanıdır. İngilizler Anafartalar&#8217;a çıkmışlardı. Vaziyet buhranlı ve çok tehlikeli idi. Mustafa Kemal, Başkumandan Vekili Enver Paşa&#8217;ya doğrudan doğruya müracaata mecbur kalıyor. Kendisini tatmin eden cevap alamıyor. O sırada karargahı Yalova&#8217; da bulunan Liman von Sanders Paşa telefonla Mustafa Kemal’i arıyor. Muhavereye delalet eden Erkan-ı Harbiye Reisi Kazım Bey&#8217;dir. Liman von Sanders&#8217;in sorduğu sual şudur:</p>
<p>- Vaziyeti nasıl görüyorsunuz, nasıl bir tedbir-i tasarruf ediyorsunuz?</p>
<p>- Vaziyeti nasıl gördüğünüzü çoktan size iblağ etmiştim. Tedbire gelince:bu dakikaya kadar çok müsait tedbirler vardı. Fakat bu dakikada bir tek tedbir kalmıştır.</p>
<p>Liman von Sanders Paşa soruyor:</p>
<p>- O tedbir nedir?</p>
<p>Cevap katidir:</p>
<p>- Bütün kumanda ettiğimiz kuvvetleri tahtı emrine veriniz. Tedbir budur.</p>
<p>Cevap müstehzidir:</p>
<p>- Çok gelmez mi?</p>
<p>- Az gelir,</p>
<p>Ve telefon kapanıyor.</p>
<p>Pek kısa bir zaman sonra hadiseler, Liman von Sanders Paşa&#8217;yı kumanda ettiği kuvvetleri Mustafa Kemal&#8217;in emri altında vermeye mecbur etmiştir.</p>
<p>(İlginç Olaylar Ve Anektodlarla Atatürk, Sh. 162)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>MUSTAFA KEMAL PAŞA VE YUNAN KUVVETLERİ KOMUTAN TRİKOPİS</p>
<p>Bütün bu taarruz esnasında Gazi&#8217;nin yanında bulunan arkadaşlar, Yunan Kuvvetleri Komutanı General Trikopis&#8217;in başkumandan çadırına nasıl getirildiğini şöyle anlattılar.</p>
<p>Trikopis, diğer esir kolordu ve fırka (tümen) kumandanları ile birlikte Gazi&#8217;nin huzuruna çıkarıldıkları vakit, hepsi çok heyecanlı ve bitkin halde imişler. Gazi, bunları oturtmuş, kendilerini teselli için bu gibi malubiyetlerin tarihte misalleri olduğunu, sevk ve idarede vazifesini bi hakkın yapmış iseler vicdanen müsterih olabileceklerini söylediği zaman Trikopis:</p>
<p>- “Askeri vazifemi tamamen yaptığıma eminim. Fakat asıl vazifemi maalesef yapamadım.&#8221; diye intahar edemediğini anlatmak isterken Gazi:</p>
<p>- “O size ait bir düşüncedir.&#8221; diye sözünü kesmiş ve harita üzerinde:</p>
<p>- “Şurada bir fırkanız vardı. Niçin onu şuraya almadınız. Filan yerdeki kuvvetlerinizi falan yere süreydiniz daha iyi olmaz mıydı?&#8221; gibi bazı tenkitler yapmış, Trikopis:</p>
<p>- “Ben öyle hareket etmek için emir verdim. Fakat (yanındaki kolordu komutanını gösterirken) bu yapamadı!&#8221; demiş.</p>
<p>Bu görüşmeler olurken esir fırka kumandanı yavaşça yanında bulunan zabitlerimizden birine:</p>
<p>- “Bizim ile konuşan bu general kimdir?&#8221; diye sormuş zabit:</p>
<p>- “Başkumandan Mustafa Kemal&#8221; deyince adam hayrete düşmüş:</p>
<p>- “Şimdi anladım biz niçin mağlup olduk! Bizim başkumandan İzmir&#8217;de vapurda oturuyordu!&#8221; diyerek derdini dökmüş.</p>
<p>(İlginç Olaylar Ve Anektodlarla Atatürk Sh. 43)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>ATATÜRK VE KÖYLÜ</p>
<p>Atatürk, sık sık memleketi dolaşan bir liderdi. Çiftçi ile konuşur; işçi, sanatkar, esnaf ile konuşur. Memleketin derdini arar bulur. Meclise getirir, milletvekillerinden, bakanlardan hesap sorardı.</p>
<p>İşte böyle yurt gezilerinden birinde orta Anadolu’da tarlasında çift süren bir çiftçi ile karşılaşmıştır.</p>
<p>- Kolay gele, bereketli ola ağa.</p>
<p>- Allah razı olsun bey.</p>
<p>- Hayrola ağa, öküzün teki ne oldu?</p>
<p>- Devlete borcumuz vardı bey, icra kapımızı çalınca çaresiz kaldık, koca öküzü satıp borcumuzu ödedik.</p>
<p>- &#8220;Sağlık olsun ağa&#8221; diyerek konuşmasını kısa kesmiştir.</p>
<p>Çiftçinin adı Halil Ağa idi. Atatürk&#8217;ün yanındakiler, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Salih Bozok, Kılıç Ali, Husrev Gerede, Emir Subayı Resuhi Bey, daha bir kaç yakını vardı. Yürüyorlardı. Atatürk düşünceli idi. Salih Bozok&#8217;u yanına çağırdı. Salih, yarın sabah git Halil Ağayı bul, bana getir. Benim kim olduğumu sorarsa, bizim bey seni bir kahve içmeye çağırıyor de.</p>
<p>Ertesi gün; Salih Bozok Halil Ağayı bulmuş, yanına getirmiştir. Atatürk ayağa kalkarak; “Buyur Halil Ağa” deyip bir sandalye göstermiştir. Zamanın başbakanı İsmet İnönü de salonda bulunuyordu ve olanlardan habersizdi. Atatürk Halil Ağaya dönerek; &#8220;Halil Ağa, anlat şu vergi işini bir daha&#8221; demişti.</p>
<p>Halil Ağa, vergi borcunu, icrayı, satılan öküzünü tekrar anlattı. Atatürk kaşlarını çatarak İsmet Paşa ve Şükrü Kaya&#8217;ya dönerek; &#8220;Arkadaşlar, biz İstiklal Savaşı&#8217;nı Halil Ağa’nın öküzünü icra yoluyla satalım diye yapmadık. Bu memlekette adaleti, vatandaşı böyle mi koruyacağız. Gerekirse vergi borcu ertelenebilir. Köylünün çift sürdüğü öküzü elinden alınmaz. &#8220;</p>
<p>Halil Ağa &#8220;Sen Atatürk paşamsın galiba, beni bağışla, kusur ettim&#8221; diye yalvaracak oldu.</p>
<p>&#8220;Sana güle güle Halil Ağa, sen bizim gözümüzü açtın&#8221; diye Halil Ağa’yı ayakta uğurlamıştı. Atatürk Türk köylüsünün borcu konusunda çok titiz davranmıştır.</p>
<p>Olaylar Ve Atatürk, Sh 41-42</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>YAVUKLUM GÖNDERDİ</p>
<p>Bir akşam, uzun müddet didişen, uğraşan iki erden birisinin yüzünü sildiği mendil gözüne ilişmişti. Bu işlemeli ve göz alıcı yağlığı isteyerek sordu.</p>
<p>- Bunu nereden aldın ?</p>
<p>Bu ani soru karşısında şaşıran kahraman Türk çocuğu, sıkılarak cevap verdi :</p>
<p>- Yavuklum gönderdi, Atam !</p>
<p>Büyük kayıplar karşısında bile ağladığı görülmeyen, acı duygularını içinde gizleyen büyük şef, bilmem neden, o anda sarsılmıştı; dolan mavi gözlerinden iri damlalı yaşlar dökülüyordu. Erin, demin yüzünden akan terleri sildiği bu mendile o da göz yaşlarını silmiştir.</p>
<p>Olaylar Ve Atatürk, Sh 56</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>DİNLEMEKTEN ZEVK ALIRIM</p>
<p>Neşeli bulunduğu bir zamanı seçerek:</p>
<p>- Paşam&#8230; Demiştim, şu danıştıklarının içinde bazen öyleleri var ki, şaşırıyorum. Bunların mütalalarına nasıl olsa sonunda iştirak etmeyeceksin. Kararını önceden vermiş olduğun da malum&#8230; O hal de, ne diye onları birer birer çağırıp karşısında söyletirsin?</p>
<p>Atatürk, yüzüne alaycı bir eda ile bakıp şu cevabı vermişti:</p>
<p>- Bazen hiç umulmadık adamdan ben çok şeyler öğrenmişimdir; hiç bi kanaatı hakir (değersiz) görmemek lazımdır. Neticede, kendi fikrimi bile edecek olsam, herkesi ayrı ayrı dinlemekten zevk alırım.</p>
<p>Olaylar Ve Atatürk Sh 58</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İKİMİZ DE &#8220;GAZİ&#8221;YİZ&#8230;</p>
<p>Bir tarihte Eskişehir’i ziyaretinde; yakın köylerde gezinti yaparken, asırlık çınarların gölgesine sığınmış bir köy kahvesi önünde otomobili durdurdu. Salih Bozok&#8217;a;</p>
<p>- Bu çınarları hatırlıyorum&#8230; Dedi; zaferden sonra bir gün yolum düşmüştü!&#8230; Eski hatıraları bir an tekrar yaşatmak için; araba dan inip, büyük bir tevazuuyla köy kahvesinin harap iskemlesine oturdu.</p>
<p>Biraz sonra kahveci ona, köyünün yegane ikramı olan ayranı temiz bardaklar içinde getirince “Gazi” pek memnun oldu. Yaşlı kahveciye sordu:</p>
<p>- Adın ne?&#8230;</p>
<p>- Yusuf!&#8230;</p>
<p>- Buralarda geçmiş harbi hatırlar mısın?&#8230;</p>
<p>- Nasıl hatırlamam, paşam?&#8230; Maiyetinde çavuştum!&#8230;</p>
<p>- Maiyetimde mi&#8230;</p>
<p>Bütün kuvvetlerin baş kumandanı değil miydin, paşam!&#8230; Hep emrinde savaştık.</p>
<p>Büyük kurtarıcı zeki köylüyü takdir etmişti. Aferin; Gazi Yusuf Çavuş!&#8230; deyince, eski asker el buğuladı:</p>
<p>- Estağfurullah, paşam!&#8230; Gazi sizsiniz!&#8230;</p>
<p>- Rütbe başka&#8230; Fakat harpten dönmüş iki asker olmamız sıfatıyla ikimiz de &#8220;Gazi&#8221;yiz!&#8230;</p>
<p>Ve tepside duran ayran bardaklarından birini bizzat eliyle çavuşa vermek lütfünü göstererek, ilave etti:</p>
<p>- Şerefine Gazi Yusuf Çavuş!&#8230;</p>
<p>- Şerefte daim ol paşam!&#8230;</p>
<p>Ağlamaktan ayranı içemeyen kahveciye, o zamanın çok parası olan bir yüzlük verip gülümsedi:</p>
<p>- Allahaısmarladık, silah arkadaşım!&#8230;</p>
<p>Atatürk’ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları, Sh 50-51</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
KONYA İSYANINDA</p>
<p>Konya İsyanı&#8217;nı müteakip Konya&#8217;ya gelen Atatürk sinirli ve üzgündü. Şehrin ileri gelenleriyle belediye salonunda konuşurken elindeki yanar sigarayı bir aralık iki parmağı arasına almış ve ateşi parmakları arasında ezerek söndürmüş ve şöyle demişti:</p>
<p>Ateş nerede çıkarsa çıksın, iki parmağımın arasında böyle ezeceğim!&#8230;</p>
<p>Nükte Ve Fıkralarla Atatürk, Sh 41</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>ATATÜRK VE ALEMDAR</p>
<p>Atatürk, Osmanlı Padişahları arasında Yıldırım ve Beyazıt, Fatih, Yavuz, IV. Murat&#8217;ı beğenirdi. Sadrazamlar arasında da Alemdar Mustafa Paşa&#8217;ya kızardı:</p>
<p>- Biraz kültürü olsaydı Cumhuriyeti ilan ederdi!.. derdi.</p>
<p>- Büyük Reşit Paşa&#8217;nın kültürü, Alemdar Mustafa Paşa&#8217;nın kültürü birleşebilseydi, ben tarihe başka bir görevle girerdim, demişti.</p>
<p>Nükte Ve Fıkralarla Atatürk, Sh 321-322</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>OLUR ŞEY DEĞİL</p>
<p>Muallimler Ankara&#8217;da bir içtima yapmışlar, içtimaa iki üç muallim hanım da iştirak ederek salonda ayrı bir yere oturmuşlardı.</p>
<p>Muallim hanımların içtimaa gitmelerini hoş görmeyen Meclis&#8217;in sarıklıları Gazi&#8217;ye şikayete gidiyorlar.</p>
<p>Gazi kızarak:</p>
<p>- &#8220;Kimmiş Muallimler Cemiyeti Reisi? Çağırın onu!&#8221;</p>
<p>Ve Mazhar Müfit birkaç dakika sonra içeri girince gürleyen bir sesle çıkışıyor:</p>
<p>- “Siz Muallimler içtimamda ne yapmışsınız? Ne ayıp şey bu?&#8221;</p>
<p>Mazhar Müfit şaşakalır. Gazi&#8217;den bu hareket mi beklenirdi? Sarıklılar muzaffer bir besaretle gülüyor. Sarıklılar neşe içinde Gazi&#8217;nin sesi hep aynı tonda devam ediyor.</p>
<p>- &#8220;Olur şey değil olur şey değil!&#8221;</p>
<p>Mazhar Müfit hala ayakta ve hala ne diyeceğini şaşırmış bir halde cevap vermeye çalışıyor:</p>
<p>- &#8220;Efendim vallahi&#8230;&#8221;</p>
<p>- &#8220;Bırak bırak ben hepsini biliyorum; içtimaa Muallime Hanımlar’ıda çağırdınız. Fakat onları niye ayrı sıralara oturttunuz? Sizin kendinize mi itimadınız yok, Türk hanımının faziletine mi ? Bir daha öyle ayrılık gayrılık görmeyeyim, anladınız mı ?</p>
<p>Atatürk&#8217;ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları Sh 59</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
ATATÜRK&#8217;E BİR KÖYLÜNÜN CEVABI</p>
<p>Tarihimiz sayısız savaşlarla doludur. Biz bu savaşlardan başkaldırıp ne memleketi imar edebilmişiz, ne de kendimiz refaha kavuşmuşuzdur. Bunun sebebi, bizim suçumuzda olduğu kadar düşmanlarımızdadır da. Çünkü başta Moskoflar olmak üzere düşmanlarımız hep şöyle düşünürlerdi :</p>
<p>- Türklere rahat vermemeli ki, başka sahalarda ilerleyemesinler&#8230;</p>
<p>Bunun için de sık sık başımıza belalar çıkarırlar, savaşlar açarlar, balkan milletlerini “istiklal” diye kışkırtırlardı.</p>
<p>Biz böyle durmadan savaşırken de o zamanlar askere alınmayan gayri müslimler durmadan zenginleşirlerdi.</p>
<p>Onların neden zengin, bizim neden fakir kaldığımızı bir köylü, Atatürk’e verdiği kısa bir cevap ile gayet veciz olarak izah etmiştir.</p>
<p>Atatürk, Mersin&#8217;e yaptığı seyahatlerden birinde, şehirde gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş:</p>
<p>- Bu köşk kimin?</p>
<p>- Kirkor&#8217;un&#8230;</p>
<p>- Ya şu koca bina ?</p>
<p>- Yargo&#8217;nun</p>
<p>- Ya şu ?</p>
<p>- Salomon&#8217;un&#8230;</p>
<p>Atatürk biraz sinirlenerek sormuş:</p>
<p>- Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz? Toplananların arkalarından bir köylünün sesi duyulur:</p>
<p>- Biz mi nerede idik? Biz Yemen&#8217;de, Tuna Boyları’nda, Balkanlar’da, Arnavutluk Dağları’nda, Kafkaslar&#8217;da, Çanakkale&#8217;de, Sakarya&#8217;da savaşıyorduk paşam&#8230;</p>
<p>Atatürk bu hatırasını naklederken:</p>
<p>- Hayatımda cevap veremediğim yegane insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur, der dururdu.</p>
<p>Atatürk&#8217;ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları, Sh 18</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
HAKİKİ İNSAN</p>
<p>Atatürk, muhtelif vesilelerle maiyetinde çalışan kimselerin samimiyet ve sadakatlarını imtihan etmesini gayet iyi bilirdi. İnsanların halet-i ruhiyesini, niyet ve emellerini teşhis ve temyiz etmekte şelaleler saçan bir zekaya malikti.</p>
<p>O büyük insan, bir gece Çankaya köşkündeki bir ziyafette devrin vekillerinden maruf bir zata şöyle bir sual sorar:</p>
<p>- Beni hakikaten sever misiniz?</p>
<p>Muhatabı hemen cevabı yapıştırır:</p>
<p>- Sevmek ne kelime Ata&#8217;m, taparım!</p>
<p>- Peki her dediğimi de yapar mısınız?</p>
<p>- Derhal</p>
<p>Atatürk, bu söz üzerine belinden tabancasını çıkarır ona uzatır.</p>
<p>- Öyleyse, al tabancamı, sık kafana&#8230;</p>
<p>- “Aman Atam” der, herhalde benimle şaka ediyorsunuz. Benim ölmemi istemezsiniz. Meseleyi anlayan Atatürk, yeleleri kabaran bir aslan mehabetiyle dışarıda hizmet eden askeri yanına çağırıp aynı sualleri sorup, cevabını aldıktan sonra, karşısında Toroslar’dan kopmuş bir kaya parçası gibi duran bu bağrı yanık Anadolu çocuğuna tabancasını uzatıp kafasına sıkmasını emreder. Aslan Mehmetçik, bu emri bilatereddüt yerine getirir, fakat kendisine bir şey olmaz. Çünkü, Atatürk, daha önce tabancasındaki merminin kurşununu çıkarmıştır.</p>
<p>İşte o zaman, Atatürk yanındakilere şöyle der:</p>
<p>- Beni ve vatanı seven hakiki insanı gördünüz mü?</p>
<p>Ruhu şad olsun.</p>
<p>Atatürk&#8217;ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları, Sh 1</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>ADAM OLMAK</p>
<p>Bir gün mecliste, halk partisi tüzüğü konuşulduğu zaman, hoca milletvekillerinden biri kürsüde ağır tenkitlerde bulunuyordu. Tenkitler hiç de hoşa gidecek şeyler değildi.</p>
<p>Hoca bir aralık:</p>
<p>- Bu &#8220;asri&#8221; kelimesi ne demektir? deyince, Mustafa Kemal, reislik makamında oturduğunu unutarak, yukardan hatibe doğru eğilerek:</p>
<p>- Adam olmak demektir, hocam adam olmak&#8230; demişti.</p>
<p>Doğrusu bütün inkılap programının da özeti bu idi.</p>
<p>F. Rıfkı Atay, Çankaya</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>DÜŞMAN DA KAHRAMAN</p>
<p>Birgün Çanakkale’ye giden bakanlardan birine Atatürk şöyle dedi:</p>
<p>- Orada Mehmetçik anıtının başında şehitleri anacaksınız. Siz olmasaydınız, siz göğüslerinizi çelik kalelere karşı siper etmeseydiniz, boğaz elden gider, İstanbul elden giderdi diyeceksin.</p>
<p>- Evet efendim.</p>
<p>- Çanakkale&#8217;de yalnız bizim şehitlerimiz yok. Bu topraklar üzerinde kanlarını döken insanları da o kahraman düşman savaşçılarını da saygıyla anacaksın.</p>
<p>Bakanın ricası üzerine bu son söylenecekleri Atatürk&#8217;ün kendisi hazırlamıştır. Nutuk şudur:</p>
<p>&#8220;Bu memlekette kanlarını döken kahraman, burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yanyana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz; evlatlarınız bizim bağrımızdadır, huzur içindedirler. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evladımız olmuşlardır.&#8221;</p>
<p>Bu nutku yabancı gazeteler haber aldıktan sonra, haftalarca, aylarca Avusturalya&#8217;dan, Yeni Zelanda&#8217;dan sevgi minnet mektupları yağmıştı.</p>
<p>F. Rıfkı Atay, Hatıralar</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>BİR RESSAMLA KONUŞMA</p>
<p>Yıllar sonra bir ressam, Mustafa Kemal&#8217;e Sakarya Savaşı’nı gösteren bir tablo hediye etti. Kendisi, ön planda yağız bir savaş hayvanına binmiş olarak görünüyordu. Ressam, tebrik beklerken, birdenbire Mustafa Kemal&#8217;in &#8220;Bu tabloyu kimseye göstermeyin&#8221; demesi üzerine şaşırıp kaldı. Kimse ne söyleyeceğini bilemiyordu. Mustafa Kemal açıkladı:</p>
<p>- &#8220;Savaşa katılmış olan herkes bilir ki, hayvanlarımız bir deri, bir kemikten ibaretti, bizimde onlardan arta kalır yanımız yoktu. Hepimiz iskelet halindeydik. Atları da, savaşçıları da böyle güçlü kuvvetli göstermekle Sakarya&#8217;nın değerini küçültmüş oluyorsunuz dostum.&#8221;</p>
<p>Behçet Kemal Çağlar, Atatürk Denizinden Damlalar</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>DİNLERİM</p>
<p>Bir gün Atatürk&#8217;e kuvvetinin sırrını sordum;</p>
<p>- Durur dinlerim&#8230; dedi, sonra tekrar etti.</p>
<p>- Dinlerim ve sustu.</p>
<p>Noelle Roger, Olaylar Ve Atatürk, TSK Mehmetçik Vakfı Yayını</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>ÖVÜLMEYİ SEVMEZDİ</p>
<p>Atatürk bizden biridir.</p>
<p>Ulusuyla bütünleşme yöneliminin en tipik göstergelerinden biri de şu kısa öyküde belirlenir:</p>
<p>“Cumhuriyetin onikinci yıl dönümü için bir sıra dövizler hazırlanmıştı. Bunlar içinde şöyleleri vardı: “Atatürk bizim en büyüğümüzdür”, “Atatürk bu milletin en yücesidir”, “Türk Milleti asırlardır bağrından bir Mustafa Kemal çıkardı.”</p>
<p>Listeyi dikkatle gözden geçirdi. Bunlar ve bunlara benzeyenleri çizdi. Hepsinin yerine şunu yazdı: “Atatürk bizden birisidir.”</p>
<p>Banoğlu, Age, S. 11</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İDEALİST</p>
<p>Erkan-ı Harbiye Mektebi’ni bitirir bitirmez, staj bahanesiyle Şam’da V. Ordu Merkezi’ne sürülmüştü.</p>
<p>O sırada, mensup olduğu süvari alayı, Havran’da patlak veren bir isyanı bastırmaya sevk edilirken, Mustafa Kemal, Şam’da alıkonmak istenmişti.</p>
<p>Bu hareket, çok ağırına gitti. Kıtasıyla beraber sevkini istemek için, alay kumandanına müracaat etti. Alay kumandanı:</p>
<p>- Siz bu alayda stajyersiniz! Kumanda ettiğiniz bölüğün asıl kumandanı vazifesi başına geçmiştir. Harekata o gidecektir. Zaten siz erkanıharp zabitisiniz. Böylece çetin işlere gelemezsiniz. Biz, sizi istirahat edin diye Şam’da bıraktık. Merak etmeyin, maaşınız verilecektir.</p>
<p>Deyince büsbütün sinirlenmiş. Fırka kumandanından da bir şey çıkmayacağını düşünerek, Ordu Kumandanı Müşür Hakkı Paşa’ya başvurmak teşebbüsünde bulunmuş, fakat onun tarafından da kabul edilmediğini görünce, arkadaşı Müfit’le beraber, atlarına binerek, habersizce, Havran’a gitmişler, harekata iştirak ederek yararlıklar göstermişler.</p>
<p>Şam’a dönüşlerinde, karşılaştığı muameleyi bir türlü af ve hazmedemeyen Mustafa Kemal, bir gün çarşıda dolaşırken, tesadüfen girdiği bir dükkanda, tanıştığı -bu dükkan sahibi- tüccardan, -bilahare çorum mebusu olan- doktor Mustafa Cantekin ile ahbaplığı ilerletince, doktorun kendisine:</p>
<p>- İhtilal yapmak lazım!.. Bu idareden başka türlü kurtulunmaz. Ben Tıbbiye’nin son sınıfındayken bu emeli takip ettiğim için hapse tıkıldım, sonra, işte böyle sürüldüm. Benim kafamda birçok arkadaşlar var. Behemehal ihtilal yapmak lazım. Bu yolda ölmekten bile çekinmem!.. Deyince, Mustafa Kemal’in verdiği cevap:</p>
<p>- Hayır, mesele ölmekle bitmez!&#8230; Asıl, ölmeden evvel, idealimizi yaratmak, tahakkuk ettirmek ve yerleştirmek şarttır!..</p>
<p>Olmuştu. Bu 1905 senesinde oluyordu. Ve o gece, orada, Mustafa Kemal, üç kafadar arkadaşıyla İnkılâp yolundaki ilk adımını atarak, (vatan ve hürriyet) cemiyetini kurmuştu.</p>
<p>Banoğlu, Age, S: 72-73</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>JAPON VELİAHDINA VERİLEN DERS</p>
<p>Japon Veliahdı gelmişti. Büyük ve mükellef bir ziyafet sofrasındaydılar. Atatürk bir aralık Japon tarihinden söz açtı ve bir meydan muharebesini anlattı.</p>
<p>Japon Veliahdı hayret etmişti.</p>
<p>Atatürk tarihten mitolojiye geçti ve yine Japon mitolojisinden konuştu.</p>
<p>Veliahdın ağzı açık kalmıştı.</p>
<p>Söz edebiyata intikal etti. Gazi:</p>
<p>- Japon şiirinin dünya edebiyatında çok büyük yeri vardır&#8230; Diyerek meşhur Japon şairlerinden mısralar okudu.</p>
<p>Veliaht:</p>
<p>Bunları nereden biliyorsunuz? diye soramadı. Fakat Atatürk’ün bilgi ve hafızasına hayran kalmış, onun esiri olmuştu.</p>
<p>Atatürk hep böyleydi. Herkesi kendine esir ederdi. Her şeyi planlıydı. O, bütün bunları, veliaht gelmeden on gün önce tercümeler yaptırarak öğrenmiş, Japon Veliahdı’na bu dersi vermeyi ve kendine hayran bırakmayı kurmuştu. Niyazi 116-117</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>SİZ NAPOLYONA BENZİYORSUNUZ.</p>
<p>Mustafa kemal, bu benzetmeyi reddetti ve:</p>
<p>- “Napolyon, arkasına bir sürü, muhtelif milliyetteki insanları toplayacak macera aramaya çıktı. Ve bunun içindir ki yarı yolda kaldı. Ben bir anadan, bir babadan gelen kardeşlerimle kendi vatanımı kurtarmak davası yolundayım. Ve bu muhakkak ki muvaffak olacağım!” Cevabını verdi.</p>
<p>Mustafa Kemal’in giriştiği mücadeleyi hayret ve takdirle karşılayan Towsend, kendisine karşısındaki düşmanın kudretini hatırlatmak isteyerek:</p>
<p>- “Siz mücadeleye mecbur olduğunuz düşmanın ne kadar kuvvetli olduğunu hesaba katmıyorsunuz. Bu düşmanın size her vasıta ile, oturduğunuz odadaki eşya, yemeğiniz ve her şeyinizle bir fenalık yapabilmesi ihtimali bile vardır,” dedi.</p>
<p>Mustafa Kemal gayet sakin bir eda ile:</p>
<p>- “Evet, karşımdaki düşmanın çok kuvvetli olduğunu biliyorum. Fakat insaniyeti müdafaa eden kimseler ölümle tehdit edilmelerine rağmen ölmezler ve ebediyen yaşarlar!” Cevabını verdi.</p>
<p>Sabaha karşı müzakere bittiği vakit büyük bir hayranlıkla Mustafa Kemal’den ayrılan Towsend, refakatindeki memur Türk subayına:</p>
<p>- “Ben şimdiye kadar 15 hükümdar ve cumhurbaşkanı ile özel ve resmi konuşmalar yaptım. Bu geceki kadar ezildiğimi hatırlamıyorum. Mustafa Kemal’de büyük bir ruh kudretinin esrarı var, ” dedi.</p>
<p>Banoğlu, Age, S:126</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>ATATÜRK’E “PAŞA” DİYEN KAYMAKAM NASIL AZARLANDI.</p>
<p>Atatürk bir gece sabaha karşı ani bir kararla ve habersiz olarak Alanya’ya çıkmıştı. Sabahın ilk saatleri&#8230; Beş kişilik bu gurup, sıcak bir şey içecek, tıraş olacak bir yer arıyorlar. Bu sırada bir jandarma eri, kendilerini tanıyıp kaymakamı durumdan haberdar ediyor. Kaymakam ayağına pantolonu, sırtına redingotu, başına melon şapkayı geçirip koşuyor. Fakat yüzü bir hayli tıraşlıdır. Heyecan ve şaşkınlığı kaymakamın her halinden bellidir.</p>
<p>Şimdi fıkranın özünü sayın Ali Kılıç’tan dinleyelim:</p>
<p>- “Kaymakamın gayet sade ve samimi hali, heyecan ifade eden görünüşü Atatürk’ün pek hoşuna gidiyordu. Atatürk çok keyifli ve neşeliydi. Ara sıra kaymakamla şakalaşıyordu. Bir aralık kaymakam bir şey anlatmaya başladı.</p>
<p>- “Paşa hazretleri!&#8230;” Diye hitap ederken, Atatürk:</p>
<p>- “Kaymakam Bey, Büyük Millet Meclisi’nin paşalık, beylik, efendilik gibi unvanları bir kanunla kaldırmış olduğunu biliyor musun?</p>
<p>Sonra bizi göstererek ilave etti:</p>
<p>Bu arkadaşlar milletvekilidir. İçişleri bakanından soruda bulunurlarsa ne yapacaksın? Deyince, kaymakam bu şakayı da ciddiye almış ve:</p>
<p>- “Şu halde size ne diye hitap edeyim?” diye sormuştu.</p>
<p>Kaymakamın bu hali Atatürk’ün çok hoşuna gitmiş, çok gülmüşlerdi.</p>
<p>Banoğlu, Age, S:478</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>ATATÜRK VE KİN</p>
<p>Atatürk’ün asla kini yoktur. Bir kimseye ne kadar kızarsa kızsın, bir süre sonra affeder, onları unutur, bir daha tekrar edilmesini ile arzu etmezdi. Bu yüzden civarındakilerden birçokları zaman zaman gözden düşer, sonra yeniden affedilir, yeniden eski mevkiini alırdı. Fakat, asla göz yummadığı şey, bir kimsenin ekmeğiyle oynanmasıydı.</p>
<p>Yeni harflerin en büyük taassupla takip edildiği bir devirde bir seyahati esnasında bir hükümet bürosuna girdi. Açtığı bir defterde ir deste eski harflerle yazılmış notlar ve kağıtlar buldu. Defterin sahibi yaşlı bir memurdu.</p>
<p>Atatürk, hayatında ender rastlanan bir hiddetle memurdan başladı. Amirde bitirdi, hepsini kovdu. Dışarı çıkarken de:</p>
<p>Bunlar mikroptur, efendim! Milli bünyenin iyiliği namına temizlemeli!.. Diye bağırdı.</p>
<p>Akşam oldu. Vilayet konağında bir ziyafet vardı. Bir aralık söz yine yeni harflere geldi. Atatürk, valiye sordu:</p>
<p>- “Bugünkü yobazlara ne yaptın?”</p>
<p>Vali:</p>
<p>- “Görevlerine son verdim, paşam. Esasen ücretli hizmetlilerdi”.</p>
<p>Atatürk durakladı. Sonra usulca:</p>
<p>- “O olmadı işte!&#8230;” dedi. “Bu adam kabahatli, muhakkak!.. Fakat, çoluğu çocuğunun suçu ne?&#8230; Onları aç bırakmaya hakkımız yok. Onu görevine usulca iade et!.. Biz adamları cezalandırmayız, ama ekmekle oynamak doğru değildir!&#8230;”<br />
Banoğlu, Age, S: 354 </p>
<br />Posted in Atatürk  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/tarihikayeler.wordpress.com/432/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/tarihikayeler.wordpress.com/432/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/tarihikayeler.wordpress.com/432/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/tarihikayeler.wordpress.com/432/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/tarihikayeler.wordpress.com/432/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/tarihikayeler.wordpress.com/432/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/tarihikayeler.wordpress.com/432/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/tarihikayeler.wordpress.com/432/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/tarihikayeler.wordpress.com/432/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/tarihikayeler.wordpress.com/432/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/tarihikayeler.wordpress.com/432/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/tarihikayeler.wordpress.com/432/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/tarihikayeler.wordpress.com/432/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/tarihikayeler.wordpress.com/432/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=tarihikayeler.wordpress.com&amp;blog=4040815&amp;post=432&amp;subd=tarihikayeler&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/11/ataturk-ten-tokat-gibi-cevaplar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="" medium="image">
			<media:title type="html">Codeluu</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Osman Gazi VCD Belgesel Türkçe</title>
		<link>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/11/osman-gazi-vcd-belgesel-turkce/</link>
		<comments>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/11/osman-gazi-vcd-belgesel-turkce/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 11 Nov 2009 09:51:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yasaklı Elma</dc:creator>
				<category><![CDATA[osmanlı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/11/osman-gazi-vcd-belgesel-turkce/</guid>
		<description><![CDATA[Bir Cihan İmparatorluğunun Kurucusu. . Dünyaya 6 asır hükümranlık süren dev bir imparator luğun ilk tohumlarını atanbir padişah, Osman Gazi&#8230;At alarının töreleri ve İslamiyet terbiyesi nibir potada eritmiş, askeri ve idari dehasıyla bir karmaşa içindekiAnadolu beylikler ini düzene sokup bir bayrak altında toplamaya başlamıştarihimizde bir dev şahsiyet&#8230; Bu VCD, Osmanlı İmparatorluğununkurucusu Osman Gazi nin örnek [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=tarihikayeler.wordpress.com&amp;blog=4040815&amp;post=431&amp;subd=tarihikayeler&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir Cihan İmparatorluğunun Kurucusu. .<br />
Dünyaya 6 asır hükümranlık süren dev bir imparator luğun ilk tohumlarını atanbir padişah, Osman Gazi&#8230;At alarının töreleri ve İslamiyet terbiyesi nibir potada eritmiş, askeri ve idari dehasıyla bir karmaşa içindekiAnadolu beylikler ini düzene sokup bir bayrak altında toplamaya başlamıştarihimizde bir dev şahsiyet&#8230; Bu VCD, Osmanlı İmparatorluğununkurucusu Osman Gazi nin örnek hayatını tüm detaylarıyla anlatıyor&#8230;<span id="more-431"></span></p>
<p>http://rapidshare.com/files/171970951/OsmanGazi.part1.rar</p>
<p>http://rapidshare.com/files/171973141/OsmanGazi.part2.rar</p>
<p>http://rapidshare.com/files/171975432/OsmanGazi.part3.rar</p>
<p>http://rapidshare.com/files/171977869/OsmanGazi.part4.rar</p>
<p>osmanli ile ilgili diger linkler</p>
<p>http://rapidshare.com/files/149022605/Osmanli_Mutfagi.rar</p>
<p>http://rapidshare.com/files/161075370/Osmanli_Padisahlari.rar</p>
<p>http://rapidshare.com/files/171371532/Osmanli_Sultanlar_Resimleri.rar</p>
<p>http://rapidshare.com/files/171371957/Osmanli_Tarihi_Programi.rar</p>
<p>http://rapidshare.com/files/138078479/Osmanl_ca_Kursu.rar</p>
<p>http://rapidshare.com/files/171341119/Fatih_Sultan_Mehmet.part1.rar</p>
<p>http://rapidshare.com/files/171343522/Fatih_Sultan_Mehmet.part2.rar</p>
<p>http://rapidshare.com/files/171346031/Fatih_Sultan_Mehmet.part3.rar</p>
<p>http://rapidshare.com/files/171348418/Fatih_Sultan_Mehmet.part4.rar</p>
<br />Posted in osmanlı  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/tarihikayeler.wordpress.com/431/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/tarihikayeler.wordpress.com/431/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/tarihikayeler.wordpress.com/431/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/tarihikayeler.wordpress.com/431/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/tarihikayeler.wordpress.com/431/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/tarihikayeler.wordpress.com/431/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/tarihikayeler.wordpress.com/431/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/tarihikayeler.wordpress.com/431/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/tarihikayeler.wordpress.com/431/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/tarihikayeler.wordpress.com/431/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/tarihikayeler.wordpress.com/431/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/tarihikayeler.wordpress.com/431/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/tarihikayeler.wordpress.com/431/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/tarihikayeler.wordpress.com/431/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=tarihikayeler.wordpress.com&amp;blog=4040815&amp;post=431&amp;subd=tarihikayeler&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/11/osman-gazi-vcd-belgesel-turkce/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="" medium="image">
			<media:title type="html">Codeluu</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Türk Bayrağı &amp; Ölçüleri</title>
		<link>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/11/turk-bayragi-olculeri/</link>
		<comments>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/11/turk-bayragi-olculeri/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 11 Nov 2009 09:48:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yasaklı Elma</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anavatan]]></category>
		<category><![CDATA[Belge]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihikayeler.wordpress.com/?p=428</guid>
		<description><![CDATA[Türk Bayrağı, Türkiye Cumhuriyeti anayasanın 3. maddesine göre, &#8220;şekli kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.&#8221; Tarihi Saltanatın kaldırılması üzerine 29 Mayıs 1936 tarihinde çıkartılan 2994 sayili kanunla Türk Bayrağı&#8217;nın şekli ve ölçüleri kesin bir şekilde tesbit edilmiştir.28 Temmuz 1937 tarihli 27175 sayili Türk Bayrağı nizamnamesi kararnamesi ile de Türk Bayrağı&#8217;nın kullanılışı düzenlenmiştir. Sembol ve [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=tarihikayeler.wordpress.com&amp;blog=4040815&amp;post=428&amp;subd=tarihikayeler&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="aligncenter size-medium wp-image-427" title="TB_OLCUT" src="http://tarihikayeler.files.wordpress.com/2009/11/tb_olcut.png?w=300&#038;h=206" alt="TB_OLCUT" width="300" height="206" /></p>
<p><strong>T</strong>ürk Bayrağı, Türkiye Cumhuriyeti anayasanın 3. maddesine göre, &#8220;şekli kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.&#8221;<br />
<strong> </strong></p>
<p><strong>Tarihi</strong></p>
<p>Saltanatın kaldırılması üzerine 29 Mayıs 1936 tarihinde çıkartılan 2994 sayili kanunla Türk Bayrağı&#8217;nın şekli ve ölçüleri kesin bir şekilde tesbit edilmiştir.28 Temmuz 1937 tarihli 27175 sayili Türk Bayrağı nizamnamesi kararnamesi ile de Türk Bayrağı&#8217;nın kullanılışı düzenlenmiştir.</p>
<p>Sembol ve Manası</p>
<p>Türkiye bayrağının sembolik anlamı için pekçok teori ileri sürülmüştür.</p>
<p>* Bir görüşe göre, Türk Bayrağındaki hilal &#8220;İslamiyeti&#8221;; yıldız ise &#8220;Türklüğü&#8221; temsil eder. Kırmızı renk ise toprağa karışan &#8220;kan&#8221;ı temsil etmektedir.</p>
<p>* Başka bir görüşe göre, Ay-yıldız Orta Asya&#8217;dan gelen &#8220;Türklüğü&#8221;, kırmızı zemin ise &#8220;vatanı&#8221; temsil etmektedir.</p>
<p>* Başka bir görüşe göre; Osmanlı devleti bayrağının değiştirilmiş bir versiyonudur.</p>
<p>* Başka bir görüşe göre; yarım ay &#8220;yenilenme&#8221; yi, yıldız &#8220;Türklüğü&#8221; temsil etmektedir.</p>
<p>* Başka bir görüşe göre; yarım ay &#8220;Allah&#8221; ı, yıldız &#8220;İslam dininin peygamberini&#8221; temsil etmektedir.</p>
<p>* Başka bir görüşe göre yıldız &#8220;demokrasi&#8221; eşitlik ve özgürlüğü, hilal &#8220;İslam&#8221;ı simgeler.</p>
<p>* Başka bir görüşe göre savaşta ölen askerlerin kanına yansıyan ay ve yıldızın ışığının yansımasından oluşan görüntüyü tamsil etmektedir.</p>
<p>Türk Bayrağı ve Ölçüleri</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulunun, 25 Ocak 1985 tarih ve 85/9034 nolu &#8220;Türk Bayrağı Tüzüğü&#8221; kararının 4. maddesinde, bayrağın boyutları şöyle belirlenmiştir:</p>
<p>Bayrağın standartları:</p>
<p>1. Bayrağın boyu, eninin bir buçuk katıdır,<br />
2. Ay ve yıldızın meydana getirilmesi için çizilen çemberlerin merkezleri eksen üzerinde bulunur.<br />
3. Ay, iç ve dış çemberlerinin birbirini kesmesinden meydana gelir,<br />
4. Ayın dış çemberinin çapı, Bayrak eninin yarısına eşittir, merkezi,uçkurluğun iç kenarından Bayrak eninin yarısına eşit uzaklıktadır,<br />
5. Ayın iç çemberinin çapı, Bayrak eninin onda dördüne eşittir, merkezi, dış çember merkezinden uçuş yönüne doğru Bayrak eninin 0.0625 katı uzaklıktadır,<br />
6. Ayın ağzı uçuş yönüne bakar,<br />
7. Yıldız, çapı Bayrak eninin dörtte birine eşit olan ve beş eşit parçaya bölündüğü farz edilen bir çemberin bölüşme noktaları birer atlanarak meydana getirilir. Yasada, yıldızın uçlarından biri, Bayrak ekseniyle ayın iki ucundan geçtiği farz edilen çizginin kesiştikleri noktada çizilmiştir. Bu nokta ile iç çemberin uzaklığı için yasada verilen rakam, eğer yasadaki şekil doğru ise, yanlıştır. Ancak, yasadaki şekle uygun Bayrak çizmek için bu rakamın verilmesi de gereksizdir.</p>
<p>Kanuna göre, Türk Bayrağı, yırtık, sökük, yamalı, delik, kirli, soluk, buruşuk veya layık olduğu manevi değeri zedeleyecek herhangi bir şekilde kullanılamaz. Resmi yemin törenleri dışında her ne maksatla olursa olsun, masalara kürsülere, örtü olarak serilemez. Oturulan veya ayakla basılan yerlere konulamaz. Bu yerlere ve benzeri eşyaya Bayrağın şekli yapılamaz. Elbise veya üniforma şeklinde giyilemez. Hiçbir siyasi parti, teşekkül, dernek, vakıf ve tüzükte belirlenecek kamu kurum ve kuruluşları dışında kalan kurum ve kuruluşun amblem, flama, sembol ve benzerlerinin ön veya arka yüzünde esas veya fon teşkil edecek şekilde kullanılamaz. Türk Bayrağına sözle, yazı veya hareketle veya herhangi bir şekilde hakaret edilemez, saygısızlıkta bulunulamaz. Bayrak yırtılamaz, yakılamaz, yere atılamaz, gerekli özen gösterilmeden kullanılamaz.</p>
<br />Posted in Anavatan, Belge  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/tarihikayeler.wordpress.com/428/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/tarihikayeler.wordpress.com/428/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/tarihikayeler.wordpress.com/428/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/tarihikayeler.wordpress.com/428/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/tarihikayeler.wordpress.com/428/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/tarihikayeler.wordpress.com/428/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/tarihikayeler.wordpress.com/428/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/tarihikayeler.wordpress.com/428/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/tarihikayeler.wordpress.com/428/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/tarihikayeler.wordpress.com/428/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/tarihikayeler.wordpress.com/428/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/tarihikayeler.wordpress.com/428/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/tarihikayeler.wordpress.com/428/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/tarihikayeler.wordpress.com/428/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=tarihikayeler.wordpress.com&amp;blog=4040815&amp;post=428&amp;subd=tarihikayeler&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/11/turk-bayragi-olculeri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="" medium="image">
			<media:title type="html">Codeluu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://tarihikayeler.files.wordpress.com/2009/11/tb_olcut.png?w=300" medium="image">
			<media:title type="html">TB_OLCUT</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Mesir Macunu</title>
		<link>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/07/mesir-macunu/</link>
		<comments>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/07/mesir-macunu/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Nov 2009 09:56:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yasaklı Elma</dc:creator>
				<category><![CDATA[ilkler]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihikayeler.wordpress.com/?p=424</guid>
		<description><![CDATA[MESİR dilimizde gezilecek yer , gezi yeri anlamına gelmektedir. Anadolu ve Ön Asya&#8217;nın çok eski bir geleneğinden gelen Mesir&#8217;in 5000 yıl öncesinde bile örneklerine rastlamak mümkün. Genel Tıp kitaplarının bir kısmında mesir&#8217;e benzeyen bir macunun Sümerliler zamanında kullanıldığını yazmaktadırlar. İlk defa Sümerliler ünlü şehirlerinden biri olan NİPPUR da ana maddesi İSİN olan bir otla çeşitli [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=tarihikayeler.wordpress.com&amp;blog=4040815&amp;post=424&amp;subd=tarihikayeler&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-425" title="yasinylnz_mesir_macunu" src="http://tarihikayeler.files.wordpress.com/2009/11/yasinylnz_mesir_macunu.jpg?w=300&#038;h=225" alt="yasinylnz_mesir_macunu" width="300" height="225" /></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">MESİR dilimizde gezilecek yer , gezi yeri anlamına gelmektedir. Anadolu ve Ön Asya&#8217;nın çok eski bir geleneğinden gelen Mesir&#8217;in 5000 yıl öncesinde bile örneklerine rastlamak mümkün. Genel Tıp kitaplarının bir kısmında mesir&#8217;e benzeyen bir macunun Sümerliler zamanında kullanıldığını yazmaktadırlar. İlk defa Sümerliler ünlü şehirlerinden biri olan NİPPUR da ana maddesi İSİN olan bir otla çeşitli baharatları kaynatarak bir macun elde edip bunu altın kapta saklayarak ilkbahar aylarının başlangıçlarında hastalara ikram ederlermiş. Aynı şekilde hazırlanmış çeşitli macunların dertlere şifa olması amacıyla Ön Asya ve Anadolu medeniyetlerinde dağıtıldığı kaynaklarda belirtilmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Mesir macunu ; Mutasavvıf Hekim Merkez Efendi tarafından bulunmuştur.<br />
MESİR MUCİDİ MERKEZ EFENDİ</p>
<p style="text-align:justify;">500 Yıla damgasını vurmuş olan bir olayın kahramanından bahsetmeden önce devre damgasını vurmuş olan zamanının büyük hekimi Merkez Efendinin hayatından biraz aktarımda bulunalım.<br />
Merkez Efendinin asıl adı MUSLİHİDDİN EFENDİ 15 yy. ikinci yarısında 1460 yılında Denizli&#8217;nin Buldan ilçesine bağlı Sarımahmutlu köyünde doğmuştur. Ailesinin Selçuklu Germiyanoğullarının bir koluna bağlı olduğu tahmin edilmektedir. İlk öğrenimini babası Hafız Mustafa Efendinin yanında tamamlamıştır. Daha sonraki öğrenimi için babasının yakın dostu olan zamanın ünlü bilginlerinden Hızır Ahmet Paşanın yanına Bursa&#8217;ya gitmiştir. Burada İlk ve orta öğretime karşılık gelen zamanın ilk medrese öğrenimine başlar ve başarı ile tamamladıktan sonra hocası tarafından zamanının en ideal üniversitesi olan İstanbul Fatih Medresesine kayıt yaptırır.</p>
<p style="text-align:justify;">Buradan müderris (Hoca) ünvanı alarak mezun olur. Uzun yıllar İstanbul ve çevresindeki illerde öğretmenlik yapar.</p>
<br />Posted in ilkler, Yaşam  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/tarihikayeler.wordpress.com/424/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/tarihikayeler.wordpress.com/424/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/tarihikayeler.wordpress.com/424/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/tarihikayeler.wordpress.com/424/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/tarihikayeler.wordpress.com/424/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/tarihikayeler.wordpress.com/424/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/tarihikayeler.wordpress.com/424/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/tarihikayeler.wordpress.com/424/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/tarihikayeler.wordpress.com/424/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/tarihikayeler.wordpress.com/424/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/tarihikayeler.wordpress.com/424/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/tarihikayeler.wordpress.com/424/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/tarihikayeler.wordpress.com/424/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/tarihikayeler.wordpress.com/424/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=tarihikayeler.wordpress.com&amp;blog=4040815&amp;post=424&amp;subd=tarihikayeler&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/07/mesir-macunu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
	
		<media:content url="" medium="image">
			<media:title type="html">Codeluu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://tarihikayeler.files.wordpress.com/2009/11/yasinylnz_mesir_macunu.jpg?w=300" medium="image">
			<media:title type="html">yasinylnz_mesir_macunu</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Merhametli İnsan</title>
		<link>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/07/merhametli-insan/</link>
		<comments>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/07/merhametli-insan/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Nov 2009 09:39:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yasaklı Elma</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ders]]></category>
		<category><![CDATA[Dini]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/07/merhametli-insan/</guid>
		<description><![CDATA[Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler. Derler ki : -&#8217;Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü. Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.&#8217; Bu söz üzerine Hz. Ömer suçlanan gence dönerek : - Söyledikleri dogru mu diye sorar , Suçlanan genç der ki : -evet dogru. Bu söz üzerine Hz Ömer anlat bakalım [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=tarihikayeler.wordpress.com&amp;blog=4040815&amp;post=423&amp;subd=tarihikayeler&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler. Derler ki :<br />
-&#8217;Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü.</p>
<p>Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.&#8217; Bu söz üzerine Hz. Ömer suçlanan gence dönerek :<br />
- Söyledikleri dogru mu diye sorar ,</p>
<p>Suçlanan genç der ki :<br />
-evet dogru.</p>
<p>Bu söz üzerine Hz Ömer anlat bakalım nasıl oldu diye sorar:</p>
<p>Bunun üzerine genç anlatmaya başlar, der ki :<br />
<span id="more-423"></span><br />
Ben bulunduğum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanım ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulundugu yere getirdi.Afedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki dönen bir defa daha bakıyor, hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyva koparmasına engel olamadım, arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş attı atım oracıkta öldü. Nefsime bu durum agır geldi, ben de bir taş attım,Babası öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı, durum bundan ibaret&#8217; dedi.</p>
<p>Bu söz üzerine Hz Ömer<br />
- &#8216;Söyleyecek bir şey yok, bu suçun cezası idam.Madem suçunu da kabul ettin&#8217; dedi.</p>
<p>Bu sözden sonra delikanlı söz alarak<br />
-&#8217;Efendim bir özrüm var&#8217; diyerek konuşmaya başladi</p>
<p>- &#8216;Ben memleketinde zengin bir insanım, babam rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı.Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak<br />
zorunda kaldim. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettiğiniz için Allah(cc) indinde sorumlu olursunuz, bana üç gün izin<br />
verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün içinde yerime birini bulurum&#8217; der.</p>
<p>Hz. Ömer dayanamaz der ki :</p>
<p>-&#8217;Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalir ki?!&#8217;</p>
<p>Sözün burasinda genç adam ortama bir göz atar, der ki:</p>
<p>- &#8216;Bu zat benim yerime kalir.&#8217; O zat Hz. Peygamber Efendimizin (sav) en iyi arkadaslarindan daha yaşarken cennetle müjdelenen Amr Ibni As&#8217; dan baskası değildir.</p>
<p>Hz.Ömer Amr&#8217;a dönerek,</p>
<p>- &#8216;Ey Amr, delikanliyi duydun&#8217; der.</p>
<p>O yüce sahabi</p>
<p>-&#8217;Evet, ben kefilim&#8217; der ve genç adam serbest bırakılır.</p>
<p>Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur. Medine&#8217;nin ileri gelenleri Hz. Ömer&#8217;e çıkarak genc&#8217;in Gelmeyeceği, dolayısıyla Amr Ibni As&#8217;a verilecek idam yerine maktülün diyetini vermeyi teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz derler.</p>
<p>Hz. Ömer kendinden beklenen cevabi verir der ki :<br />
-&#8217;Bu kefil babam olsa farketmez cezayi infaz ederim.&#8217;</p>
<p>Hz Amr Ibni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki :<br />
-&#8217;Biz de sözümün arkasındayız.&#8217;</p>
<p>Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek derki evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardi neden geldin?&#8217; Genç vakurla başını kaldırır ve (günümüz insanı için pek de önemli olmayan) &#8216;AHDE VEFASIZLIK ETTİ&#8217; demeyesiniz diye geldim der.</p>
<p>Hz.Ömer başını bu defa çevirir ve Amr Ibni As&#8217;a der ki :</p>
<p>-&#8217;Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun nasil oldu onun yerine kefil oldun&#8217;.</p>
<p>Amr Ibni As( Allah kendisinden ebediyyen razi olsun), vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir,</p>
<p>-&#8217;Bu kadar insanın içerisinden beni seçti.</p>
<p>&#8216;İNSANLIK ÖLDÜ &#8216;dedirtmemek için kabul ettim&#8217; der. Sıra gençlere gelir, derler ki :</p>
<p>-&#8217;Biz bu davadan vazgeçiyoruz.&#8217;</p>
<p>Bu sözün üzerine Hz Ömer :</p>
<p>-&#8217;Ne oldu, biraz evvel babamızın kanı yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da vazgeçiyorsunuz?&#8217;der.</p>
<p>Gençlerin cevabı da<br />
-&#8217;MERHAMETLİ İNSAN KALMADI&#8217; DEMEYESİNİZ DİYE &#8230;</p>
<br />Posted in Ders, Dini  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/tarihikayeler.wordpress.com/423/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/tarihikayeler.wordpress.com/423/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/tarihikayeler.wordpress.com/423/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/tarihikayeler.wordpress.com/423/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/tarihikayeler.wordpress.com/423/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/tarihikayeler.wordpress.com/423/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/tarihikayeler.wordpress.com/423/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/tarihikayeler.wordpress.com/423/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/tarihikayeler.wordpress.com/423/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/tarihikayeler.wordpress.com/423/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/tarihikayeler.wordpress.com/423/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/tarihikayeler.wordpress.com/423/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/tarihikayeler.wordpress.com/423/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/tarihikayeler.wordpress.com/423/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=tarihikayeler.wordpress.com&amp;blog=4040815&amp;post=423&amp;subd=tarihikayeler&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/07/merhametli-insan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="" medium="image">
			<media:title type="html">Codeluu</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Tarihteki Müslüman Bilimadamları</title>
		<link>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/07/tarihteki-musluman-bilimadamlari/</link>
		<comments>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/07/tarihteki-musluman-bilimadamlari/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Nov 2009 09:27:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yasaklı Elma</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dini]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/07/tarihteki-musluman-bilimadamlari/</guid>
		<description><![CDATA[Tarihin tozlu raflarinda kalmis gun yuzune cikmamis bircok fikir ve icadin insanlik tarafindan bilinmediginden yola cikan Prof. Dr. Salim El-Hassani, akademik olarak gerceklestirdigi uzun calismalarin ardindan, 1001 Bulus projesini hayata gecirdi. &#160; Proje, Batinin &#8216;karanlik caglar&#8217; olarak niteledigi ortacagda bilim ve teknolojinin olmadigina dair yanlis bir yargidan hareketle olusturuldu. Bu dusunceyi ortadan kaldirmak, Muslumanlarin bilim [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=tarihikayeler.wordpress.com&amp;blog=4040815&amp;post=421&amp;subd=tarihikayeler&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihin tozlu raflarinda kalmis gun yuzune cikmamis bircok fikir ve icadin insanlik tarafindan bilinmediginden yola cikan Prof. Dr. Salim El-Hassani, akademik olarak gerceklestirdigi uzun calismalarin ardindan, 1001 Bulus projesini hayata gecirdi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Proje, Batinin &#8216;karanlik caglar&#8217; olarak niteledigi ortacagda bilim ve teknolojinin olmadigina dair yanlis bir yargidan hareketle olusturuldu. Bu dusunceyi ortadan kaldirmak, Muslumanlarin bilim ve teknolojiye nasil katkida bulunduklarini anlatmak icin, Muslumanlarin yaptigi icatlar bir araya getirildi. Bu icatlarin ornekleri, hikayeleri 2007 yilinda Ingiltere&#8217;de Glasgow Bilim Merkezinde sergilendi. &#8216;Musluman Mirasini Kesfet&#8217; ismi verilen sergide binlerce eser yer aldi. Sergi butun dunyanin ilgisini cekti ve medyada yer aldi. The Guardian, genis yer ayirdigi bu sergi icin &#8216;Islam uygarliginin Bati dunyasina yaptigi buyuk tarihsel katkilar artik gormezden gelinemez.&#8217; yorumunu yapti. 1001 Bulus projesi, ozellikle astronomi alaninda Muslumanlarin dunya bilim hayatina cok onemli katkilari gozler onune seriyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>9. yuzyilda yasamis olan El Battani&#8217;nin Kopernike yol gosterdigi, trigonometrinin ilk mimarlarindan oldugu ifade ediliyor. Yine 9. yuzyilda yasamis olan Cabir Ibni Hayyan&#8217;in kimya biliminin kurucularindan oldugu ve kendine ait bir laboratuarda yaptigi kimyasal calismalar ve deneyler gozler onune seriliyor. 10. yuzyilda yasamis olan Gokbilimci Abdurrahman El Sufi, galaksimizin disinda bir galaksi oldugunu ilk kesfeden kisi olarak anlatiliyor. 12. yuzyilda yasamis cografyaci El-Idrisi&#8217;nin 70 haritayi iceren &#8216;The Book of Roger&#8217; diye bilinen atlasi insanliga hediye ettiginden bahsediliyor. Bunlara benzer pek cok icat 1001 icat projesiyle dunyaya tanitiliyor. Proje, uc binden fazla akademik yayinin taranmasi, bunlardan belgelerin ve resimlerin secilmesiyle olusturulmus.<span id="more-421"></span></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>1001 Icat belgesel oldu</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Prof. Dr. Salim El Hassani&#8217;nin baskanligini yaptigi Bilim Teknoloji ve Medeniyet Vakfi cesitli ulkelerden bircok akademisyenin katilimiyla hazirladigi 1001 Invention (1001 Icat) kitabi icerigi ve tum detaylariyla Hilal Tv ekranlarinda bir belgesel formatinda da Turk izleyiciyle bulusuyor. Muslumanlarin tarih boyunca basta egitim, sehir, tip, ticaret, astronomi, cografya olmak uzere gunumuzdeki bilim ve teknolojinin alt yapisini olusturan birbirinden ilginc icatlari ve parlak fikirleri gerceklestirenler bu program ile meraklisina sunuluyor. Bir cok universiteden akademisyenin, konuya dair arastirmalari, belgeleri ve yorumlari ile katildigi 1001 Icat belgeseli, her birinde farkli bir alanin ele alindigi yedi bolum halinde hazirlanmis. Fatih Universitesi Ogretim Uyelerinden Yrd. Doc. Dr. Ebubekir Ceylan ve Doc. Dr. Salim Ayduz tarafindan hazirlanan belgesel Hilal Tvde Pazar gunleri saat 17:00, sali gunu de 17:30 da yayinlaniyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bazi Musluman mucitler ve icatlari</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ibni Yunus:</strong> (?-1009) Galileden once sarkaci buldu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ibnunnefis:</strong> (1210-1288) Kucuk kan dolasimini bulan unlu Islam alimi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ibrahim Efendi:</strong> (18.yuzyil) Osmanlilarda ilk denizaltiyi yapan muhendis.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Aksemseddin:</strong> (1389-1459) Pasteurden cok cok once mikrobu bulan ilk bilim adami.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ammar:</strong> (11.yuzyil) Ilk katarak ameliyatini kendine has bicimde yapan bilim adami.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Battani:</strong> (858-929) Dunyanin en meshur 20 astronomundan biri, trigonometrinin mucidi, sinus ve kosinus tabirlerini kullanan ilk bilgin.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cabir Bin Eflah:</strong> (12. yuzyil) Cubuklu gunes saatini bulan bilim adami.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cahiz:</strong> (776-869) Zooloji ilminin onculerinden. Hayvan gubresinden amonyak elde etti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cezeri:</strong> (1136-1206) Ilk sistem muhendisi, sibernetikci, elektronikci ve bilgisayarin babasi; oysa bilgisayarin babasi yanlis olarak Ingiliz matematikci Charles Babbage olarak bilinir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Demiri: </strong>(1349-1405) Ilk zooloji ansiklopedisini yazan alim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ebu&#8217;l Vefa:</strong> (940-998) Matematik ve Astronomi bilginidir, trigonometriye; tanjant, kotanjant, sekant ve kosekanti kazandiran matematik bilginidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ebu Maser:</strong> (785 &#8211; 886) Med-Cezir olayini (gel-git) ilk kesfeden bilgin.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Giyasuddin Cemsid:</strong> (?-1429) Ondalik kesir sistemini bulan Cemsid ayni zamanda cebir ve astronomi alimi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Harizmi:</strong> (780 &#8211; 850 ) Ilk cebir kitabini yazan ve batiya cebiri ogreten kisidir. Adi algoritmaya isim olurken, rakamlari Avrupaya ogreten kisi olarak taninir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ibni Cessar:</strong> (?- 1009) Cuzzam hastaliginin sebeb ve tedavilerini 900 sene once aciklayan Musluman tabip.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ibni Fazil: </strong>(73 -805) 12 asir once ilk kagit fabrikasini kuran vezir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ibni Havkal:</strong> (10. yuzyil) 10 asir once ilmi degeri yuksek bir cografya kitabi yazan alim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ibni Karaka:</strong> (?- 1100) Dokuz yuz yil once torna tezgahi yapan bilgin.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Istahri:</strong> (10. yuzyil) Minyaturlu cografya kitabi yazan bilgin.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kadizade Rumi:</strong> (1337-1430) Osmanlinin ve Turklerin ilk astronomudur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kazvini:</strong> (1203-1283) Astronom ve cografyaci bilgin.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Vesim:</strong> (?- 1761) Verem mikrobunu Robert Kochdan 150 sene once kesfeden unlu doktor.</p>
<br />Posted in Dini, Güncel, Sanat Tarihi  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/tarihikayeler.wordpress.com/421/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/tarihikayeler.wordpress.com/421/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/tarihikayeler.wordpress.com/421/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/tarihikayeler.wordpress.com/421/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/tarihikayeler.wordpress.com/421/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/tarihikayeler.wordpress.com/421/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/tarihikayeler.wordpress.com/421/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/tarihikayeler.wordpress.com/421/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/tarihikayeler.wordpress.com/421/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/tarihikayeler.wordpress.com/421/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/tarihikayeler.wordpress.com/421/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/tarihikayeler.wordpress.com/421/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/tarihikayeler.wordpress.com/421/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/tarihikayeler.wordpress.com/421/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=tarihikayeler.wordpress.com&amp;blog=4040815&amp;post=421&amp;subd=tarihikayeler&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/07/tarihteki-musluman-bilimadamlari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="" medium="image">
			<media:title type="html">Codeluu</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Çiftçinin Hikayesi</title>
		<link>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/07/ciftcinin-hikayesi/</link>
		<comments>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/07/ciftcinin-hikayesi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Nov 2009 09:24:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yasaklı Elma</dc:creator>
				<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/07/ciftcinin-hikayesi/</guid>
		<description><![CDATA[Altlarında, nuri conker&#8217;in bir arkadaşının arabası vardı. Eylül sonu akşamı sonbaharın tadını çıkararak, çekmece&#8217;ye doğru gidiyorlardı. birden atatürk&#8217;ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir köylüye takıldı. yaşlı bir adamdı bu. sapanının sapına iyice yapışmış, toprakları yavaş yavaş deviriyordu. fakat çiftin bir yanında öküz, bir yanında merkep vardı. eşit güçlerle çekilmediği için sapan yalpa yapıyordu. [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=tarihikayeler.wordpress.com&amp;blog=4040815&amp;post=420&amp;subd=tarihikayeler&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Altlarında, nuri conker&#8217;in bir arkadaşının arabası vardı. Eylül sonu akşamı sonbaharın tadını çıkararak, çekmece&#8217;ye doğru gidiyorlardı.</p>
<p>birden atatürk&#8217;ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir köylüye takıldı. yaşlı bir adamdı bu. sapanının sapına iyice yapışmış, toprakları yavaş yavaş deviriyordu. fakat çiftin bir yanında öküz, bir yanında merkep vardı. eşit güçlerle çekilmediği için sapan yalpa yapıyordu.</p>
<p>atatürk şoföre durmasını söyledi.</p>
<p>indiler. köylüye seslendi:</p>
<p>&#8220;kolay gelsin ağa!..&#8221;</p>
<p>köylü bu sese başını çevirmeden karşılık verdi:</p>
<p>&#8220;kolay gelsin&#8221;</p>
<p>&#8220;işler nasıl ağa? bu yıl mahsülden yüzünüz güldü mü?&#8221;</p>
<p>köylü isteksiz konuştu:</p>
<p>&#8220;tanrı&#8217;nın gücüne gitmesin bey, bu yıl yufkaydı mahsül. kabahatin acığı bizde, acığı yukarda! biz geç davrandık, yukarısı da rahmeti esirgedi.&#8221;</p>
<p>&#8220;bakıyorum, sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. öküzün yok mu senin?&#8221;</p>
<p>&#8220;var olmasına vardı ya, hıdrellezde vergi memurları sattılar.&#8221;</p>
<p>&#8220;hiç vergi memurları köylünün üretim aracını satar mı? olmaz böyle şey! muhtara şikayet etseydin&#8230;&#8221;</p>
<p>köylü güldü:<br />
<span id="more-420"></span><br />
&#8220;muhtar başında deel miydi memurun, a bey?&#8221;</p>
<p>atatürk dudaklarını dişleri arasında ezerek konuştu:</p>
<p>&#8220;kaymakama gitseydin.&#8221;</p>
<p>köylü iyice güldü.</p>
<p>&#8220;sen de benle gönül mü eyleyon beyim?&#8221; dedi.</p>
<p>atatürk konuşmayı sürdürdü.</p>
<p>&#8220;e peki, istanbul şuracıkta geleydin valiye anlataydın derdini&#8230; onun işi bu değil mi?&#8221;</p>
<p>köylü atatürk&#8217;ün saflığına inanmış iyiden iyiye gülüyordu. konuşmanın tadını çıkardığı için keyiflenmişti de biraz.</p>
<p>kestirip attı:</p>
<p>&#8220;bırak şu sağarı allasen, biz onun buralardan gelip geçtiğini çok gördük. yakasına yapışsak acep derdimizi duyurabilir miyiz?&#8221;</p>
<p>atatürk sordu:</p>
<p>&#8220;adın ne senin ağa?&#8221;</p>
<p>&#8220;halil&#8230; köylük yerde sorsan, halil ağa derler&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;demek varlıklısın?.. ağa dediklerine göre.&#8221;</p>
<p>&#8220;acık çiftimiz- çubuğumuz varken adımız ağa&#8217;ya çıkmış.&#8221;</p>
<p>&#8220;peki halil ağa, bu senin işin beni bayağı meraklandırdı. benim bildiğime göre, bir çiftçinin üretim aracı elinden alınmaz. sen aldılar diyorsun. hadi kaymakam şöyle, vali öyle diyelim; e peki bir başvekil ismet paşa var bilir misin?&#8221;</p>
<p>&#8220;bilmez olur muyum, beyim?&#8221;</p>
<p>&#8220;tamam öyleyse, hemen her hafta istanbul&#8217;a geliyor. florya köşkü&#8217;ne iniyor. köşk de şuracıkta. bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona&#8230; herhalde çaresini bulurdu.&#8221;</p>
<p>&#8220;sen benim konuşmamdan hoşlaştın, gönül eyliyorsun. ama bak şimci, tutalım gittim vardım, beni o kapıya koymazlar ya&#8230;tutalım ki kodular, koskoca ismet paşa&#8217;mızı göstertmezler ya. tut ki gösterdiler ya ona halimi nasıl yanacağım hele; o sağarın sağarı! heç işitmez beni&#8230;&#8221;</p>
<p>nuri conker, lafa karışmak istedi, atatürk bir hareketiyle onu durdurdu.</p>
<p>&#8220;e peki, bakalım bu dediğime ne bulacaksın!&#8221; dedi</p>
<p>&#8220;atatürk koca yaz şuracıkta oturup duruyordu. gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. o da seni yüzüstü bırakacak değildi ya!..&#8221;</p>
<p>köylü iyice keyiflenmiş, gülüyordu.</p>
<p>&#8220;sen ne diyorsun bey?&#8221; dedi.</p>
<p>&#8220;mustafa kemal paşa atatürk&#8217;ümüzün yüzünü görmek için peygamber gücü gerek&#8230; hem, tut ki gördük. yiyip içmekten, işinden gücünden başını kaldırıp bizim öküzün arkasından mı seyirecek?..&#8221;</p>
<p>halil ağa, sigarasının son nefesini ciğerlerine doldururken, atatürk&#8217;ten yeni aldığı sigarayı da kulağının arkasına yerleştiriyor, çiftinin başına gitmeye hazırlanıyordu. konuşacak bir şey de kalmamıştı. atatürk köylünün omuzuna elini koyarak, &#8220;senden hoşlandım halil ağa&#8221; dedi.</p>
<p>&#8220;bir gün köyüne de gelir, bir ayranını içerim. açık yürekli bir<br />
vatandaşsın. ama yine de sana söylüyorum, hakkını kimsede bırakma ara!..&#8221;</p>
<p>döndüler, arabaya bindiler. halil ağa, onları uğurladı.</p>
<p>&#8220;meraklanma beyim, evelallah heç kimse bizim hakkımıza el değdiremez. fakat bu, devlet baba&#8217;ya borçtur. ödenmesi gerek&#8230; otomobil hareket etti. atatürk&#8217;ün canı sıkılmıştı.</p>
<p>&#8220;bir uygun yerden dönelim, tadı kaçtı bu işin!..&#8221; dedi. dönüş yolunda atatürk konuşmuyor, sigara üstüne sigara yakıyordu. yüzünde ince bir keder vardı.</p>
<p>&#8220;yahu çocuk, şu halil ağa&#8217;nın vergi borcundan öküzünü satmışız, merkeple çift sürüyor, hala da &#8216;devlet baba&#8217; diyor. ne mübarek millet, bu millet!..&#8221;</p>
<p>köşke döndüklerinde atatürk yaverine emretti:</p>
<p>&#8220;şimdi&#8221; dedi: &#8220;istanbul&#8217;da ne kadar bakan, milletvekili varsa hepsini telefonla bulacaksın!..</p>
<p>bu akşam kendilerini yemeğe bekliyorum. ayrıca vali muhittin üstündağ ile ismet paşa&#8217;yı bul, onlara da haber ver.&#8221;</p>
<p>yaver odadan çıktı. atatürk, nuri conker&#8217;e döndü:</p>
<p>&#8220;şimdi sen de arabayla çıkıp o halil ağa&#8217;ya gideceksin. ona benim kim olduğumu söyleme. tüccar, zengin bir adam filan dersin. &#8216;seni sevdi, sana öküz alıverecek&#8217; diye bir şeyler söyle, kandır. kuşkulandırmadan al getir buraya.&#8221;</p>
<p>o akşam atatürk&#8217;ün sofrasında başbakan ismet inönü, bakanlar, milletvekilleri ve istanbul valisi muhittin üstündağ&#8217;dan oluşan yirmi beş konuk vardı.</p>
<p>atatürk, &#8220;bu akşam soframıza efendimiz gelecek&#8221; dedi. &#8220;kendisine nasıl davranacağınızı çok merak ediyorum.&#8221;</p>
<p>bir süre sonra içeri başyaver girdi ve atatürk&#8217;ün kulağına bir şeyler söyledi.</p>
<p>atatürk &#8220;buyursun!&#8221; dedi.</p>
<p>başyaver kapıyı açıp da halil ağa, gündüz konuştuğu beyin sofranın başında oturduğunu, yanı başında da ismet paşa&#8217;nın yer aldığını görünce, şaşkınlıktan dona kaldı. dizlerinin bağı çözülmüştü. atatürk onu görünce ayağa kalktı. arkasından tüm konukları da ayağa kalktılar. atatürk son konuğunu, &#8220;hoş geldin halil ağa&#8221; diye karşıladıktan sonra kendisini sofradaki konuklarına tanıttı:</p>
<p>&#8220;işte beklediğimiz, efendimiz&#8221; dedi.</p>
<p>nuri conker, halil ağa&#8217;yı atatürk&#8217;ün sağ başına oturttu, kendisi de yanındaki sandalyeye geçti. atatürk, sofradakilere, o gün köşkten conker&#8217;le birlikte nasıl kaçtığını, halil ağa&#8217;yı, bir yanında öküz, bir yanında merkeple çift sürerken nasıl gördüğünü, sigara yakmak bahanesiyle nasıl kendisi ile konuştuğunu ayrıntılı bir şekilde anlattıktan sonra şöyle dedi:</p>
<p>&#8220;şimdi gerisini halil ağa ile birlikte yanınızda tekrarlayacağız. ben sorduklarımı baştan soracağım halil ağa da orada bana söylediklerini olduğu gibi tekrarlayacak.&#8221;</p>
<p>halil ağa&#8217;ya döndü:</p>
<p>&#8220;bak beri, halil ağa&#8221; dedi. &#8220;sen bu akşam benim baş misafirimsin. senin açık sözlülüğünü pek çok beğendiğimi bugün söyledim. konuşmamızdan sonra sana hiçbir zarar gelmeyecek. öküzünü de alacağım. ama şimdi ben tarlada sorduklarımı baştan soracağım, sen de orada söylediklerini aynen tekrarlayacaksın. işte soruyorum:</p>
<p>&#8216;bakıyorum sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. öküzün yok mu senin?&#8221;</p>
<p>halil ağa dudakları titreyerek atatürk&#8217;ün ayağına kapanacak oldu. atatürk önledi:</p>
<p>&#8220;yoo, bak böyle şey istemem. soruyorum cevap ver.&#8221;</p>
<p>soru &#8211; cevap valiye kadar aynen tekrarlandı. sofradakiler, soluk almadan konuşmayı izliyorlardı. ürkütücü sorulara gelmişti sıra. atatürk sordu:</p>
<p>&#8220;peki istanbul şuracıkta, gideydin valiye, anlataydın derdini, onun işi bu değil mi?&#8221;</p>
<p>vali muhittin üstündağ, hali ağa&#8217;nın ancak iki metre ötesinden kendisine bakıyordu. nasıl desin? ter basmıştı iyice, işi savuşturmanın yoluna kaçtı:</p>
<p>&#8220;vali paşamızı biz görüp dururuz buralarda. eteğine düşsek derdimizi duyurabilir miyiz ki&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;olmadı bu, halil ağa&#8230; bana dediğin gibi, dosdoğru&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;böyle demedik mi beyim?..&#8221;</p>
<p>&#8220;ya, ben mi yanlış anladım?.. dur soralım bakalım nuri&#8217;ye. nuri,böyle mi dedi bize halil ağa?&#8221;</p>
<p>nuri conker karşılık verdi. &#8220;hayır paşam!..&#8221;</p>
<p>&#8220;gördün mü?.. demek aklında yanlış kalmış. hani bir şey dediydin sen, vali neden duymazmış?.. aynen bana söylediğin gibi söyle.&#8221;</p>
<p>halil ağa kekeleyerek konuştu:</p>
<p>&#8220;köylük yerinde bizim dilimiz sağar demeye alışmıştır, paşam&#8221; dedi. &#8220;kusura kalma gayri&#8230;&#8221;</p>
<p>atatürk gülmeye başladı:</p>
<p>&#8220;diplomatsın ki, yaman diplomatsın, halil ağa&#8230; ama şimdi diplomatlık sırası değil, doğruyu konuşacağız&#8230; söyle bana, orada dediğin gibi&#8230;&#8221;</p>
<p>halil ağa gözünü yumup, başını yere eğdi:</p>
<p>&#8220;şaşırmışım, ağzımdan yanlışlıkla &#8216;bırak bu sağarı&#8217; diye bir laf kaçırmışım&#8230;&#8221;</p>
<p>sofrada gülüşmeler başlamıştı.</p>
<p>&#8220;hadi buna da oldu diyelim. geçelim gerisine:</p>
<p>&#8220;e, peki bir başvekil ismet paşa var, bilir misin?&#8221;</p>
<p>halil ağa ismet paşa&#8217;nın yüzüne baktı ve gözlerini yere indirdi:</p>
<p>&#8220;şanlı ismet paşamız bilinmez olur mu hiç? o bugüne bugün&#8230;&#8221;</p>
<p>atatürk halil ağa&#8217;yı durdurdu.</p>
<p>&#8220;bırak şimdi övgüleri&#8221; dedi. &#8220;ben lafın gerisini getireyim:</p>
<p>tamam öyleyse, hemen her hafta istanbul&#8217;a geliyor, florya köşkü&#8217;ne iniyor, köşk de şuracıkta. bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona. herhalde<br />
bir çaresini bulurdu.&#8221;</p>
<p>halil ağa yine kaçamak yanıt verdi:</p>
<p>&#8220;kapıya koymazlar ya bizi, koysalar da şanlı paşamıza öküzümüzü mü yanacağız!..&#8221;</p>
<p>atatürk&#8217;ün sesi iyice sertleşti:</p>
<p>&#8220;beni uğraştırma, halil ağa&#8221; dedi. &#8220;erkek adam sözünü yalamaz. ne dediysen, tıpkısını tekrarlayacaksın!..&#8221;</p>
<p>halil ağa ürktü, toparlandı. başını yine yere gömüp konuştu:</p>
<p>&#8220;şanlı paşamıza da sağar dedikti ya&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;yalnız sağar değil, &#8216;sağarın sağarı&#8217; değil miydi?&#8221;</p>
<p>halil ağa yere eğik başını acıyla salladı:</p>
<p>&#8220;öyle dedikti paşam, doğrusun!..&#8221; diyebildi.</p>
<p>atatürk, ismet paşa konusunda daha fazla ısrar etmedi, sözü kendine getirdi.</p>
<p>&#8220;son soruyu sorayım şimdi&#8221; dedi. &#8220;bunun da karşılığını ver, öküzünü al git.&#8221;</p>
<p>&#8220;koca yaz şuracıkta atatürk oturmuyor mu? gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. o da seni yüzüstü bırakacak değildi ya?&#8221;</p>
<p>&#8220;hiç bırakır mı aslan paşam benim!.. erip erişir de tarlama dek gelir, halimi dinler.&#8221;</p>
<p>&#8220;bırak bunları halil ağa, dediğini tekrarla.&#8221; halil ağa birden diklendi.</p>
<p>her şeyi göze almış insanların yiğitliği içinde doğruldu. atatürk&#8217;ün gözlerinin içlerine bakarak konuştu.</p>
<p>&#8220;işte bunu demem paşam&#8221; dedi. &#8220;ağzıma ataş doldur, işte bunu demem!&#8221;</p>
<p>atatürk gülmeye başladı:</p>
<p>&#8220;zorlatacak bizi bu halil ağa, laf anlamıyor.&#8221; dedi. &#8220;mustafa kemal paşa atatürk&#8217;ümüzün yüzünü görmek için, peygamber gücü gerek demiştin, yanılmıyorsam. &#8216;görsem de, işinden gücünden, yiyip içmekten başını kaldıracak da bizim öküzün arkasından mı seğirtecek&#8217; demiştin.&#8221; halil ağa&#8217;nın gözlerinden yaşlar inmeye başladı. taş kesilmiş, duruyordu. atatürk konuşmasını içtenlikle sürdürdü:</p>
<p>&#8220;&#8216;atatürk de işi içkiye vurmuş, sarhoşun biri&#8217; demeye getirdin ya fazla üstelemeyeyim&#8221; dedi.</p>
<p>&#8220;şimdi bak beni dinle, halil ağa&#8230; seni şu kadar üzmemin sebebi, şunu anlatmak içindi: şu gördüğün altı bay hükümet&#8230; yani, biri başbakan, ötekiler de bakan! memlekete göz kulak olacak, işleri evirip çevirecekler diye bu makama getirilmişler. bir kanun gerekti mi, bu baylar hemen<br />
sıvanırlar, isviçre&#8217;den mi olur, italya&#8217;dan mı olur, fransa&#8217;dan mı, velhasıl neredense, bir kanun buluştururlar, türkçe&#8217;ye çevirtirler, sonra basıp imzayı gönderirler büyük millet meclisi&#8217;ne&#8230; bu millet meclisi dediğim, şu altı baştan senin yanına kadar olan beyler. kanun bunlara gelir. bunlar da &#8216;hükümet elbette incelemiş, gerekeni düşünmüştür, benim ayrıca zorlanmama gerek yok&#8217; derler ve kaldırırlar parmaklarını, olur sana bir kanun!.. ama sonra bir vergi memuru gelir, vergi borcundan halil ağa&#8217;nın öküzünü çeker, satar&#8230; halil ağa da tarlasını bir yanda merkep, bir yanda öküz, ırgalana ırgalana sürmeye çalışır. ama üretim düşermiş, ekim zorlaşırmış, kimin umurunda&#8230; sonra ben bunları görürüm, içim kan ağlar, işitirim, tasalanırım! e, hakça söyle bakalım şimdi halil ağa&#8230; sen benim yerimde olsan, efkar dağıtmak için, bunları bu beylerle konuşmak için<br />
içmez misin? ama sonra da halil ağa tutar, sana &#8216;sarhoş&#8217; der&#8230;&#8221;</p>
<p>halil ağa&#8217;nın dili çözülmüştü:</p>
<p>&#8220;öyle diyen yok haşa!.. dinden çıkmak gibidir&#8230; buldun mu bunu, hacısı da içer, hocası da içer&#8230;&#8221;</p>
<p>atatürk sordu:</p>
<p>&#8220;peki sen de içer misin?&#8221;</p>
<p>&#8220;hiç bulunur da içilmez olur mu, paşam?.. içeriz ki, tıpkı şerbet gibi!..&#8221;</p>
<p>atatürk hizmet edenlere işaret etti, kadehleri doldurttu. kendi kadehini halil ağa&#8217;ya uzattı:</p>
<p>&#8220;hadi bakalım halil ağa&#8221; dedi. &#8220;sağlığına içelim.&#8221;</p>
<p>halil ağa, &#8220;koca allah, benim ömrümden de sana pay düşürsün paşam, sağlık düşürsün&#8221; dedikten sonra halil ağa, edeple başını kenara çevirdi, eline verilen kadehi bir yudumda boşaltıverdi. yüzü kızarmış, gözleri parlıyordu. ellerini dizlerinin üzerine koyarak atatürk&#8217;e döndü:</p>
<p>&#8220;yunan&#8217;ı denize döktün paşam, bayrağımızı başucumuza diktin. benim gibi bir köylü parçasını sofrana alıp içirdin, sana duaya bilem dilim dönmez ki&#8230; nideyim ben şimdi? bırak ki oh paşam, ayağını öpem&#8230;&#8221;</p>
<p>halil ağa atatürk&#8217;ün ayağını öpmek için davranınca, atatürk onu sıkıca tuttu ve bu hareketi yapmasını önledi. halil ağa bu kez, atatürk&#8217;ün ellerine sarıldı, ellerini öpmeye başladı: &#8220;bayrağımız gibi sen de başımızdan eksik olma inşallah! sana her kim düşman ise, onun yeri senin ayağının altı olsun!.. gayri bana izin, koca paşam!..&#8221;</p>
<p>&#8220;yemek yemedin!..&#8221;</p>
<p>&#8220;yemek kolay&#8230; meraklanır çocuklar, ben köyüme döneyim.&#8221;</p>
<p>atatürk nuri conker&#8217;e işaret etti.</p>
<p>conker kalkıp halil ağa&#8217;nın yanına geldi, kalktı halil ağa, önce atatürk&#8217;ü, sonra sofradakileri selamlayıp kapıya doğru edeple geri geri çekildi. kapı kapandığı zaman atatürk sofradaki öteki konuklarına döndü:</p>
<p>&#8220;efendimizin halini gördünüz mü beyler?&#8221; dedi. &#8220;devlet size böyle davransa, siz ne yaparsınız? mübarek millet bu, adam millet bu&#8230; şimdi bu adam milletin karşısında &#8216;adam olmak,&#8217; bize düşüyor!..&#8221;</p>
<p>sofrada kesin bir sessizlik vardı. kimse gözlerini atatürk&#8217;ten<br />
ayıramıyordu:</p>
<p>&#8220;halil ağa&#8217;nın öküzünü satıp, üretimini aksatan kanunu ya biz yaptık ya da bizim yaptığımız kanun yanlış yorumlanarak halil ağa&#8217;nın öküzünü satıyor. ikisi de bence birbirinden farksız&#8230; böyle bir kanun yaptıksa, memleket çıkarlarına aykırıdır. nasıl yaparız, nasıl yapmışız bunu? eğer yaptığımız kanun doğru da, yorumlaması yanlış oluyorsa, o zaman sormak lazım. hükümet nasıl bir yönetim içindedir? sonra unutmayın ki, olay istanbul&#8217;da geçiyor. bunun van&#8217;ı var, bitlis&#8217;i var, kıyı bucak ilçesi var; acaba oralarda neler oluyor? bu çark iyi dönmüyor beyefendiler!..&#8221;</p>
<p>yazar &amp; kaynak: ismet bozdağ &#8221; atatürk&#8217;ün sofrası &#8220;</p>
<p>Memleketimiz şu iki şeyin memleketidir : biri çiftçi, diğeri asker. Biz çok iyi çiftçi ve çok iyi asker yetiştiren bir milletiz. İyi çiftçi yetiştirdik : çünkü topraklarımız çoktur, iyi asker yetiştirdik : Çünkü o topraklara kasteden düşmanlar fazladır. O toprakları sürenler, o toprakları koruyanlar hep sizlersiniz… »</p>
<br />Posted in Atatürk, Devlet  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/tarihikayeler.wordpress.com/420/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/tarihikayeler.wordpress.com/420/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/tarihikayeler.wordpress.com/420/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/tarihikayeler.wordpress.com/420/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/tarihikayeler.wordpress.com/420/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/tarihikayeler.wordpress.com/420/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/tarihikayeler.wordpress.com/420/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/tarihikayeler.wordpress.com/420/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/tarihikayeler.wordpress.com/420/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/tarihikayeler.wordpress.com/420/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/tarihikayeler.wordpress.com/420/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/tarihikayeler.wordpress.com/420/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/tarihikayeler.wordpress.com/420/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/tarihikayeler.wordpress.com/420/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=tarihikayeler.wordpress.com&amp;blog=4040815&amp;post=420&amp;subd=tarihikayeler&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/07/ciftcinin-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="" medium="image">
			<media:title type="html">Codeluu</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Hediye</title>
		<link>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/07/hediye/</link>
		<comments>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/07/hediye/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Nov 2009 09:07:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yasaklı Elma</dc:creator>
				<category><![CDATA[Masal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/07/hediye/</guid>
		<description><![CDATA[Genç kızın bütün parası bir avuç bozukluktan ibaretti. Bu kadarını da bakkaldan, kasaptan, manavdan yaptığı alışverişler esnasında zor bela bir kenara atabilmişti. Parasını bir kere daha saydı, bir kere daha, bir kere daha&#8230; Ertesi gün yılbaşı idi. Bu yüzden, genç kız için yatağına atılıp ağlamaktan başka yapılacak iş yoktu. Ağlamasını keserek elindeki mendil ile gözlerini [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=tarihikayeler.wordpress.com&amp;blog=4040815&amp;post=417&amp;subd=tarihikayeler&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="aligncenter size-medium wp-image-416" title="kemalettinbagci_saat" src="http://tarihikayeler.files.wordpress.com/2009/11/kemalettinbagci_saat.jpg?w=225&#038;h=300" alt="kemalettinbagci_saat" width="225" height="300" />Genç kızın bütün parası bir avuç bozukluktan ibaretti. Bu kadarını da bakkaldan, kasaptan, manavdan yaptığı alışverişler esnasında zor bela bir kenara atabilmişti. Parasını bir kere daha saydı, bir kere daha, bir kere daha&#8230; Ertesi gün yılbaşı idi. Bu yüzden, genç kız için yatağına atılıp ağlamaktan başka yapılacak iş yoktu.</p>
<p>Ağlamasını keserek elindeki mendil ile gözlerini sildi. Pencereye yaklaşarak, parmaklık üzerinde dolaşan gri kediye mahzun mahzun baktı. Zihni hep meşguldü. Elindeki bu azıcık parayla yılbaşı için nişanlısına ne gibi bir hediye alabilirdi ki? Halbuki ona kıymetli bir hediye almak hayaliyle ne mutlu saatler geçirmişti.</p>
<p>Sonra, birdenbire pencerenin önünden ayrılarak aynanın karşısında durdu. Gözleri parlıyordu, fakat birden yüzündeki renk uçtu. Uzun saçlarını hızla çözerek, beline kadar salıverdi. Saçları gerçekten çok güzeldi. Zaten hayatta imrenebilecek başka da birşeyi olmadığını düşünüyordu.</p>
<p>Bir süre aynanın karşısında saçlarını seyreden genç kız, gözleri pırıl pırıl yanarak kapıyı açtı ve koşa koşa merdivenlerden inerek sokağa fırladı.</p>
<p>Takma saç yapan bayan kuaförünün önünde durdu. Birdenbire kendini içerde buldu. Kadına:<span id="more-417"></span></p>
<p>&#8220;Saçlarımı satın almak ister misiniz?&#8221; diye sordu.</p>
<p>&#8220;Şapkanızı çıkarın da bir bakayım.&#8221;</p>
<p>Kuaför saçları elleriyle yokladıktan sonra:</p>
<p>&#8220;Yirmi dolar eder&#8221; dedi.</p>
<p>&#8220;Çabuk parayı verin, kabul ediyorum.&#8221;</p>
<p>Genç kız, nişanlısına uygun, aynı zamanda hesaplı bir hediye buluncaya kadar birçok mağaza dolaştı. Sonunda dükkanın birinde ona lâyık hediyeyi bulabildi. Bu, gayet zarif şekilde işlenmiş gümüş bir saat zinciri idi.</p>
<p>Genç kızın nişanlısı da fakir biriydi. Fakir gencin hayatta sahip olduğu tek kıymetli şey, dedesinden kalma eski bir saatti. Ama onun da zinciri uzun zaman önce koptuğu için, saat her zaman cebinde dururdu.</p>
<p>Genç kız eve döndüğünde bir an için aptallık yaptığını düşündü. Ya nişanlısı yaptığını beğenmez, onu bu haliyle çirkin bulursa?</p>
<p>Saat yedide herşey hazırdı. Yemek de ocağın üstünde ısınmaktaydı. Nişanlısı hiç geç kalmazdı. Nitekim uzaktan ayak sesleri duyuldu. Zavallı kızın rengi bembeyaz olmuştu.</p>
<p>&#8220;Allahım! Jim beni bu halimle de güzel bulsun&#8221; diye dua etmekteydi.</p>
<p>Kapı açıldı. Nişanlısı içeri girdi. Zayıf fakat gösterişli bir erkekti Jim. Zavallı çocuk henüz yirmiiki yaşında olmasına rağmen geçinme derdi bütün ağırlığıyla omuzlarına çökmüştü. Yeni bir paltoya ihtiyacı vardı. Eldivenleri de yoktu&#8230; Eşikte durmuş, hayretten faltaşı gibi açılmış gözlerle nişanlısına bakıyordu.</p>
<p>Genç kız endişe ile:</p>
<p>&#8220;Bana öyle kötü bakma&#8221; diye bağırdı. &#8220;Saçlarımı kestirtim, onları sattım, çünkü yılbaşı için sana bir hediye almak istiyordum. Fakat üzülme, saçlarım o kadar çabuk uzuyor ki. Hem bir görsen, sana ne güzel bir hediye aldım.</p>
<p>Delikanlı yutkunarak:</p>
<p>&#8220;Saçlarını mı kestirttin?&#8221; diye tekrarladı.</p>
<p>&#8220;Evet, kestirttim ve sattım. Sana hediye almak için.&#8221;</p>
<p>Gözleri buğulanan delikanlı, cebinden bir paket çıkardı.</p>
<p>&#8220;Saçını kestirmenin veya başka birşeyin sana olan sevgimi azaltacağını düşünme&#8221; dedi. &#8220;Ama şu paketi açınca niye bu kadar şaşkına döndüğümü anlayacaksın.&#8221;</p>
<p>Beyaz parmaklar heyecanla paketin ipini çözdü. Paket açıldığı zaman ilk sevinç feryadı az sonra ümitsiz gözyaşlarına döndü. Çünkü pakette, harikulâde bir fildişi saç tarağı vardı. Genç kız, bunu bir mağazanın vitrininde uzun zamandan beri seyretmiş ve hep böyle bir tarağı olsun istemişti. Şimdi, tarağı göğsünün üzerinde sıkarak şaşkın ve zavallı bir halde şu sözleri tekrarlıyordu:</p>
<p>&#8220;Jim, merak etme, saçlarım o kadar çabuk uzar ki&#8230;&#8221;</p>
<p>Sonra, birden sıçradı. Aldığı hediyeyi masanın üzerinden alıp heyecanla nişanlısına uzattı.</p>
<p>&#8220;Ne güzel değil mi? Saatini çıkar da bak. Bu zincir ona ne güzel yakışacak.&#8221;</p>
<p>Delikanlı ümitsizlikle cevap verdi:</p>
<p>&#8220;Sevgilim, şimdilik bunu bir kenara bırakalım. Çünkü sana bu tarağı alabilmek için saatimi sattım.&#8221;</p>
<br />Posted in Masal  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/tarihikayeler.wordpress.com/417/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/tarihikayeler.wordpress.com/417/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/tarihikayeler.wordpress.com/417/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/tarihikayeler.wordpress.com/417/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/tarihikayeler.wordpress.com/417/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/tarihikayeler.wordpress.com/417/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/tarihikayeler.wordpress.com/417/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/tarihikayeler.wordpress.com/417/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/tarihikayeler.wordpress.com/417/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/tarihikayeler.wordpress.com/417/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/tarihikayeler.wordpress.com/417/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/tarihikayeler.wordpress.com/417/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/tarihikayeler.wordpress.com/417/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/tarihikayeler.wordpress.com/417/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=tarihikayeler.wordpress.com&amp;blog=4040815&amp;post=417&amp;subd=tarihikayeler&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/07/hediye/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
	
		<media:content url="" medium="image">
			<media:title type="html">Codeluu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://tarihikayeler.files.wordpress.com/2009/11/kemalettinbagci_saat.jpg?w=225" medium="image">
			<media:title type="html">kemalettinbagci_saat</media:title>
		</media:content>
	</item>
	</channel>
</rss>
